VAGON
8584 Kere Okundu

VAGON    

vagon, agah aydın

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ardında iz bırakmamak

Yere basmadan yürümekten daha kolay”

Tchouang-Tse   M.Ö.369-286

 

 

 

Bitip tükenmek bilmeden göz alabildiğine uzanan buğday tarlalarının, çayırların, ırmakların süslediği, güneşin biraz sonra düşecekmiş gibi yandan yandan yaklaştığı, ışığın bin bir çeşit renge büründürdüğü, tren raylarının kenarına sıra sıra dizilmiş, birbirlerine aşağıya sarkmış telefon telleriyle bağlı –o her şeyi buharlaştıran sıcağın etkisinde- yaklaşıp uzaklaştıkça eğri büğrü görünen, dümdüz badem yeşili telefon direklerinin olduğu ovaları geçerken iyiden iyiye tavsamış, dört mevsim yirmi dört saat ayazın eksik olmadığı Toroslar’ı inip çıkarken boyası öbek öbek dökülmüş, kırk dört yıldır aynı yerde duran vagon, eskimişliğe, yorgunluğa aldırmadan türlü türlü misafirler ağırlıyordu.

Yakın köylerde oturup ilçedeki liseye giden kızların, okuldan kaçıp kaçıp bıyıkları yeni terlemiş oğlanların tenleriyle tanıştıkları, bazen de keyif ehli demkeşlerin kavunlu, peynirli çilingir sofraları kurarak boğma rakı içip dumanlandıkları, bir cümbüş yeriydi bu vagon. Bu müdavimlerden arta kalan zamanı, boş olduğu vakitleri santim santim bilen, liseli kızlarla aynı köylerde, evlerde oturan ağabeyler, dayılar, amcalar, şeytanın güzel kızların, hurilerin, kadınların donunda gözlerine görünüp de gönülleriyle birlikte imanlarını da çalmasından korkarak, arayıp buldukları, peşinden koşup tavladıkları, birbirinden alımlı dişi eşeklerle gelip, fokur fokur kaynayan kanlarını bu vagonda soğutur, günah işlemekten kurtulurlardı. Öyle ki yaşı ne olursa olsun kadın, erkek, civar köylerde kim varsa başka başka sebeplerden, birbirlerinden haberli, habersiz en az bir kere bu vagona yolları düşmüş, ama geride hiçbir iz bırakmamışlardı. Birbirlerinden, kendilerinden, vicdanlarından, -haşa sümme haşa- Allah’tan bile sakladıklarına safça inanarak, orada geçen türlü zevkli anları düşünüp, gizli gizli keyiflenirlerdi. Sanki sözleşmişçesine herkes unuttuğunu hatırladığını, unutarak yaşıyordu.

Tabanı yekpare toprağa gömülmüş vagonun, metal kaplaması, her Allah’ın günü istasyonun çevresinde itişip kakışan, çember çevirip şakalaşan, sapanlarıyla düşmanlarına meydan okuyup özgürlüğün tadını çıkaran kopillerin attığı taşlarla, yamuk yumuk olmuştu. Abbas, ahşabı yol yol çürümüş bu vagona on yıl önce gelip yerleşmiş, kendine mesken sayıp, mitil atmıştı. Üçlerden mi, beşlerden mi, kırklardan mı? Kimlerden olduğu bilinmeyen bu adamın, gazabından korkup çarpılırız diye o günden beri bu sır küpüne kimse uğramaz olmuştu.

Esmer tenli, kıvırcık saçlı, yeşil gözlü, geniş omuzlu, her kapıdan eğilerek geçen, sekiz kat giyip, kara paltosunu yaz kış üzerinden çıkarmayan Abbas, bir tay çevikliğiyle vagonundan atlayıp elli metre uzaklıktaki istasyona doğru yarı yola kadar koşup, arkasını şöyle bir kolaçan ettikten sonra aniden durup, sağ dizinin üstüne yere çöktü. Ağustosun canlı canlı karınca kavuran sıcağında yaprak bile kımıldamazken, paltosunu sol diziyle başı arasına siper edip, açık denizde lodosa yakalanmış bir balıkçının becerisine inat, kibritini bir çakışta ateşleyip hızla sigarasını yakarak, iki derin nefes çekti. Her gün saatlerce oturup demlendiği, yemek yediği, hayaller kurduğu, burnunu karıştırdığı istasyonun arka tarafında ki çöplerin, eski eşyaların, yemek artıklarının, izmaritlerin, kolu başı kopmuş oyuncakların, bazen de çürümüş kısımlarını görmezlikten gelirsen baldan tatlı meyvelerin atıldığı duvar dibine, sigarasına asıla asıla yürüyüp gitti. Yıllarca istasyona gelip giden yolculara hizmet vermiş, oturula oturula, onların kıçlarıyla ısıtılıp, osuruklarıyla tütsülenmiş eteklerin, pantolonların, şalvarların cilâladığı –değme heykeltıraşa haset ettirecek- daha çok bir kıç kalıbına benzeyen ahşap bankı bulup, bacaklarını kazık gibi uzatarak oturdu. Göz kapaklarını kapayıp arkasına yaslandı…

Bir zaman sonra, beklediği geldi. Ama gözlerini açmayıp, biraz daha geriye kaykıldı. İlk olarak alnında hissettiği O, burnunu boydan boya geçip yanaklarını okşadı, gözlerinin çukurunu dolandı, dudaklarına değdi, en sonunda boynuna, elbisesinin altından göğsüne, karnına, kasıklarına değip yukarı çıktı. İçi ısınmış ateş gibi olmuştu. Gözlerini açtı, evet O’ydu! O, doğduğundan beri ona dokunmaya korkmayan, arzuyla istediğini hissettiren, dört yaşından beri başından vücudundan eksik olmayan, evrendeki tek canlıydı. Onu sabahlara kadar dinleyen, bir damla kan karşılığında her türden derdine katlanan, “Yola Çağrı” sistemini en ince detayına kadar bilen, baş biti Zeycan’dı. Daha da önemlisi, her baharda tutması tutup yollara düşen, afili kıyafetler giyip sosyete arkadaşlarına caka satan, anası Süsen’den tek hatıraydı.

Süsen, bin dokuz yüz elli dördün on dokuz mayısında, Avrupa’dan üç günlüğüne gelen Artist Tanju’nun da katılacağı, teyzesi Yelloz Mehri’nin davetindeydi. Güzellik ilâhelerinden daha cazip bir cilde sahip, yeşil gözlü, ince belli, baldudaklı toplantıların aranan kızı Süsen, o gün allıklar, pudralar sürmüş, gözlerine sürme çekmiş, sarı saçlarını topuz yapmıştı. Üstüne, iki parçalı dar bir etek ve kalçaların üzerinde hafif bask yapan iki yuvarlak cepli, yuvarlak yakalı, klâpasız bir ceketle tamamlanan, bordo renkli fantezi kumaştan şık bir tayyör giyip, “Ma Griffe” parfümünden sürünmüştü…

Piyano çalıp vals yaptılar. Masaya oturup başladılar yemeklerini yemeğe… Yediler! Aynı kadehten içtiler…

Cildi kırışmasın diye yüzündeki mimikleri kullanmayıp dudaklarını büzerek –“hu, hu, hu, hayt” diye gülen, yeğenine zengin koca bulmanın sevinci ve gururunu üstünde taşıyan Yelloz Mehri’nin el işaretiyle, Süsen, üst kattaki yatak odasına gitti. Bir saat sonra gelen Artist Tanju’yu, yüz bin cilve naz ile odanın kapısında karşılayıp, çiçeği burnunda sevgilisini içeri aldı. Dil dile verip emiştiler, dudak dudağa öpüştüler… Süsen’in on üçünde başlayıp, on iki yıl sekiz ay on dört günde biriktirdiği, rüya aleminden yüz bin düş gitmiş, sinesinde iki damla ter kalmıştı.

Artist Tanju, sabaha karşı kalkıp giderken, Süsen’in gözlerindeki iki damla yaşı görmezlikten geldi. Gidiş o gidiş, bir daha onu gören, duyan olmadı. Dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika tamam oldu…

Abbas, annesiyle birlikte nüfuzlu dedesi Mansur Bey tarafından getirilen erzaklar, verilen paralarla, İstanbul’a yetmiş kilometre uzaklıkta, bir bağ evinde, gözlerden ırak dört yıl geçirmişti. Mansur Bey son ziyaretinde, Abbas’ın armut sapına dönmüş boynunu çevreleyen gömlek yakasında, koca bir bit görünce;     “Nedir, bu zavallı sabinin hali?” deyip, Süsen’e bir tokat patlatıp, ağzından köpükler saçarak sinkaflı küfür etmişti! Süsen, iki saat boyunca kapandığı odadan çıkmamış, yokluğunu da kimse önemsememişti. Dede ile torunu, kapı altından sızan kanı görüp, odaya girdiklerinde, gördüklerine inanmışlardı. Anası, döşemenin üzerine yan yatmış, dizleri karnına çekilmiş, sağ kolu bir kan deryasının içine uzanmıştı. Zülüfleri darmadağın, mah yüzü perişandı… Abbas, kafası söveye dayalı, öylece kalakalmıştı. Ama dudağı titremedi, gözleri buğulanmadı. Belki de her şeyin sahte, yalan, numara olduğunu ilk, o zaman sezinlemişti. Sustu, bir şey söylemedi.

Cenaze toprağa verildikten bir gün sonra yola çıkıp, Adana’ya gelmişlerdi… Trenden iner inmez gittikleri yetimhanede, dedesi hiçbir kağıda imza atmamış, içi para dolu bir zarfı müdüre vermişti. Abbas, kayıt defterine sokak çocuğu olarak kaydedilmişti. Mansur Bey, yüz karası uğursuz bir piçten, Abbas, sahte bir aileden sonsuza kadar kurtulmuştu.

Bakıcı Cafer; “Efendim bu çocuk on iki yıldır yurtta kalıyor. Geldiği günden beri tanırım. Hiç böyle olmamıştı. Önceden de bir başkaydı ya! Neyse! Ağlamaz, gülmez, pek kimseyle konuşmaz. Donuk bir şey anlayacağınız! Dün ‘burası cinli’ deyip abuk sabuk şeyler söyleyip diğerlerini korkutmuş… Psikolog hanımın odasına götürdüm, in cin top oynuyor! Bugün gelmemiş. Ben de size getireyim dedim.” deyip, Abbas’ı doktor masasının önüne iteledi. Doktor, yumuşak, neredeyse yusyuvarlak çenesiyle, yassı yüzlü ufak tefek bir adamdı. Yüzünün rengi, sabah akşam süt içen bebeklerinki ne kadar olursa o kadar pembe, kalın dudaklarına inat, ince bir bıyığı vardı. Kalemini eline alıp ayağa kalkarak; “Aman Cafer efendi, her şeyin suyunu çıkarıyorsunuz. Buldunuz tabii!.. Devletten, bedava hamal! Sivilce çıksa getiriyorsunuz. Efendi, bizim kültürümüzde cin vardır. Çocukta onu görmüş, normaldir bu… Ağlamıyormuşmuş!” dedikten sonra, gözlerini kısarak, büyük bir kalabalık karşısında konuşur gibi pencereye dönüp uzaklara baktı. Bir Hollywood filminde duyup ezber ettiği repliği hatırlayarak; “Yetimhanedeki çocuklar ağlamazlar, çünkü ağlamanın anlamsız olduğunu bilirler.” dedi. Odanın diğer köşesinde oturan hemşirenin bacaklarını, göğüslerini süzdü. Tedirgindi. Nihayet –nereden akıl ettiyse- gözlerine baktığında, etkileyici ama sert konuştuğuna karar verip, Cafer’i daha fazla kırmamak ve havayı yumuşatmak için; “Götür şu çocuğu da üç çay kap!.. Laflayalım biraz…” dedi. Cafer; “Bilseydim kültürümüzü getirirdim.” diye iç geçirdikten sonra, özür dileyip, Abbas’a dönerek; “Hadi len veledizina!” deyip kafasının arkasından dürttü.

Abbas, yurttan ayrılıp insanlara karışalı üç, liseyi bitireli dört yıl olmuşken, doktorun konuşmasındaki muammayı çözmüştü. Kendisi normal olduğuna göre, anormal olan kültürümüzdü. Her şey sahte ve ikiyüzlüydü. İnsanlar yalan söylüyor, günah işliyor, hayaller kurup kahraman oluyor, sonra bunun bile peşinden gidemeyip kendi sahte gerçeklerine geri dönüyorlardı. Kafalarında iki ayrı kat, her katta bin bir dolap vardı. Bir şey yapabilmek için, kuyrukları birbirine değmeyen en az iki şey düşünüyor, tam da o anda kafaları karışıyor, gaflete düşüp uykuları geliyordu. Hazırlıksız yakalandıkları için midir, yoksa öteki alemin bir gizi midir kim bilir, bir osurma ya da esneme anında şeytan bir yerlerine kaçıyor, bu talihsiz olayı bile fırsat bilip işledikleri her günahın müsebbibi olarak onu gösteriyorlardı. Ruhlarını şeytana teslim etmiş bu zavallıların cesetlerinde, bir tek canları kalmıştı. Oysa Abbas neyi, kimi hayal ediyorsa o oluyor, başka başka alemlere uçuyor, hesapsız ve dürüstçe, büründüğü yeni kimliğin hakkını veriyordu. Zeycan ise Abbası’ın kafasından geçen şeyleri, söylenmesine gerek kalmadan anlıyor, takıldığı yerlerde sufle veriyordu. O, Abbas’ın, bu gerçekdışı alemde, zahirde insan olan yaratıkların arasında, yaşamasını sağlayan, varolduğunu hissettirendi.

Bazen, Zeycan’ın da sahte olduğunu, hatta bütün görüp öğrendikleri, yapıp ettikleri, bu sahte dekorda oluyorsa, kendi bedeninin, ruhunun da sahteleştiğine kanaat getirip, boğazına kadar bir çamur deryasına gömülüyor, çürüyüp yok olduğunu sanıyordu. Bu yalnızlık ve yok oluş anlarında, Zeycan onun vücudunu okşuyor, başını kaşındırıyor, canını yakıyordu. Böylece, ruhuyla birlikte bedeni ete kemiğe bürünüyor, bu coşkuya dayanamayıp zevklenen avret yerinde, mutluluğun bayrak direği dikiliyordu. Abbas, çarşı, pazar ya da bir köprü altı nerede olurlarsa olsunlar, bu direği eline alıp sallıyor, sıvazlıyor ıslanıyordu. Bu yükseliş çabucak bir “serbest düşüşe” dönüyor, bedenini kan yerine suçluluk dolduruyor, daha dibe varıp yokluğa karışmadan her şey baştan başlıyor, böylece bu ıslanmalar tekrar tekrar tekrarlanıyordu.

Bugüne kadar yaptıkları, konuştukları her şey, yaşadıkları sahtelik garabetinin tuzağına düşmemek amacını taşıyor, diğer yandan giderek yaklaşan bu ölümcül tehlikenin altında, “sınırları durmadan genişleyen karşı kampın” nasıl değiştirilip dönüştürüleceğinin yollarını araştırıyorlardı. Umutların tükendiği bir gün, amelelerin, simitçilerin, ayakçıların, dilencilerin kirden kat kat olmuş derilerini kaşıyıp ayaklarını dinlendirdikleri bir kahvede, çay içip televizyon seyrederken, birden bire ekran karardı. “Miken kralının kızı Alkmene’den olma, Zeus’un oğlu namıdiğer Abbas! Gün geldi!” yazısı görünüp, ardından üç kez üst üste “Haydi Abbas!” yazısı yanıp söndü ve yayın kaldığı yerden devam etti. Tembellikten hiç hoşlanmayan, on altı saatte bir üreyip “Yola Çağrı” sisteminin askeri kanadı “Kızıl Bit Tugayı” için çocuk yetiştiren Zeycan, diğer yandan düzen karşıtı sistemin manifestosunu hazırlayıp, şaşkın haldeki Abbas’a mücadelenin amacını ve yapılacakları anlatıyordu. Abbas’ın görevi şehir şehir gezip ahaliye tebliğde bulunmak, söylenenler dışında sistem hakkından soru sormamak ve Zeycan’a kayıtsız şartsız itaatti. Gittikleri her yerde, Abbas insanları durduruyor, kendini ‘Zeus ve Alkmene’nin oğlu’ olarak tanıtıyor, Zeycan’ın söylediklerini bir bir tekrar ediyorsa da her seferinde ya tekme tokat dayak yiyor ya da okkalı sunturlu küfürler duyup alaylar edilerek karşılanıyordu. Bir kez bile duyduklarını doğru dürüst tekrarlayamamıştı. Her başarısızlıkla daha da kızgınlaşan Zeycan’dan, küfürler işitip, sisteme ihanet ve sahtelikle suçlanıyordu.

Zeycan’ın söylediklerini duyuyor, anlıyor, bir annenin sesi kadar şefkatli ve koruyucu olan bu seste güven ve huzur buluyor, her kelimeyi tek tek kaydediyordu. Ardından bunları seslendiremeden unutuyordu. Sonra unuttuğunu yeniden hatırlıyor, bu kez endişeye kapılıyor tekrar unutuyordu. Bu endişe anlarında, sanki beyninin bohçası dağılıyor, yüz bin başlı bir yılana dönüyor, hepsi hiçbir sırayı takip etmeden, bir bütünün başka bir parçasını, kimisi bir harf, kimisi bir kelime ya da bir sayıyı seslendiriyor, ortaya bambaşka bir müzik çıkıyor, en nihayet bu müzik çıldırtan bir uğultuya dönüyordu. Abbas bu uğultudan korkup telaşlanıyor, çevresindekilere olanları belli etmemek için her duyduğu sözü anında söylüyor, her şey birkaç saniyede olup bitiveriyordu. Konuştuğu sırada insanların gözüne bakınca bir tuhaflık olduğunu sezinliyor, böyle zamanlarda kilitlenip kalıyor, ağzından tek kelime çıkmıyor, nerede olduğundan, ne söylediğinden hepten kopuyor, yüzü, bakışları donmuş içi otlarla doldurulmuş bir geyik kafasına dönüşüyordu. Gözlerini başkalarının gözlerine değdirmeyip ayakkabılarının burnuna sabitlediğinde, bir şeyler söyleyebiliyor, bu kez de konuşması, satır araları lâlettayin silinmiş, manası bir türlü çıkmayan bir metne benziyor, hiçbir şey anlaşılmıyordu.

Tanrılar, tarihin hiçbir döneminde bu kadar büyük boyutlarda bir yenilgiye uğramamış, küçücük bir vagona tıkılıp, kuşatılmamışlardı. Abbas on yıldır tükenmişlik, yenilmişlik ve suçluluk duyguları ile boğuştuğu bu vagonda, beş dakika önce bırakılmış bir nottan, hayattaki tek gerçekliği Zeycan tarafından terk edilmiş olduğunu öğrendiğinde, telaşa kapılmadan hemen dışarı fırladı. Zeycan tren raylarına doğru gitmiş, Abbas’a göre sol taraftaki rayın üzerine çıkıp, gelecek olan metal yığının altında ezilmeyi bekliyordu. Abbas; “Bu defa izin vermeyeceğim! Seni kurtaracağım anne!” deyip raylara doğru koştu ve Zeycan’ı bir hamlede eline alıp, işaret parmağının ucunda havaya kaldırdı. O sırada, iki metre çapında bir kurşun gördü.

Cesette bir tek “canı” kalmıştı!

 

                                                             ****

Bakırköy 2008 ———- Agâh AYDIN

 

Not: Bu hikâye daha önce Denizyıldızı Dergisi’de yayınlanmıştır (Okuyanus Yayınevi, Sayı:9, 2008)