Nereye Gidersen Git, Bırakıp Gittiklerinin Olmadığı Bir Yer Bulamayacaksın!
9348 Kere Okundu

yalnızlıkNereye Gidersen Git, Bırakıp Gittiklerinin

Olmadığı Bir Yer Bulamayacaksın! 

Agah Aydın

—————————————————————-

Yalnızlık yaşamın her anındadır ve bir insanın mutlak olarak sahip olabileceği ve başkalarıyla paylaşabileceği tek şey yalnızlıktır. Yalnızlık ilişkiyi, ilişkiler yalnızlığı mümkün ve gerekli kılar. Her insan kendi yalnızlığının tarihiyle belirli ve biriciktir. Kişilik, anne karnından ayrıldığımız andan bugüne kadar geçen sürede yaşadıklarımızın, hayat öykümüzün, yaşadıkça bedenimize işlenmiş acıların, sevinçlerin bıraktığı ‘bellek izleri’nin tortusudur.

Yalnız olduğunu, tek başına olduğunu fark etmek insan yavrusunun insanlaşma sürecinde deneyimlediği en keskin virajdır. Bir bakıma özneleşme sürecinin nasıl ilerleyeceğini belirleyen en temel insan yaşantısıdır ayrılık. İnsan yaşamında ayrılıktan daha ciddi, daha ağır, daha önemli bir şey yoktur.

Bir annenin geride bıraktığı boşluk hiçbir zaman dolmaz. Bu boşlukla malul ve mamuldür yaşam arzusu. 21 Ağustos 1911’de Louvre’dan Mona Lisa çalındı. Takip eden günlerde daha önce Louvre’a gitmemiş, hatta Mona Lisa tablosundan habersiz binlerce insan tablonun bıraktığı boşluğa bakmak için müzeyi ziyaret etti. Psikanalist D. Leader’a göre eğer tablo çalınmasaydı Mona Lisa’yı insanlar tanımayacak, anlamı, neden yapıldığı, sanatsal değeri üzerinde de durulmayacaktı. İnsanları harekete geçiren tablonun kendisi değil, bıraktığı boşluktu.

Özne olmanın temeli özerklik illüzyonudur. Özerklik duygusu, birinin sevgisinin yerine bir başkasının sevgisini koymakla başlar. Özne olmanın temel dayanağı takas ve pazarlıktır. Her kayıp ve ayrılık, o ilk ayrılığa götüreceğine göre insanı; yerine konacak her şey’de ondan izler olacaktır. ‘Boşluk’ orada olmayanı akla getirdiği için orada olandan daha çok ilgi çeker, daha çok etkiler, daha çok endişelendirir. Gerçeğin yakıcılığına dayanamadığımız için o boşluk her boşaldığında yeni birini yerleştiririz oraya. Boşluğun boşluk olduğunu görmemek, bilmemek, cahil olmak isteriz.

Sanat ise o boşluğun boşluk olduğunu söyleme cesaretini gösterir ve sarsar.

Michel Gondry’nin filmi Eternal Sunshine of Spotless Mind Clementine (Kate Winslet) ve Joel Barish’in (Jim Carrey) yaşadıkları ilişkiyi hafızalarından sildirmek için başvurdukları klinikte yeni keşfedilen bir ‘yöntem’ uygulanır ve bu süreçte gelişen olayları konu edinir. Metinler arası göndermelerin (Proust, Kubrick, Borges, vs.) etkili bir biçimde kullanıldığı bu başarılı film üzerinde konuşulacak çok şey var. Bu başka bir yazının konusu olacak kadar uzun bir mevzu…

Filmi bir cümleyle özetlemem gerekirse; geçmişi tekrar edemezsin ama ondan kurtulamazsın da… Başka deyişle geçmiş yinelenemez ama o eski anıların belirlediği koordinatlar dahilinde yenilenir.

Özne anıların bıraktığı izlerin üstüne kurulur. Anılar ise her zaman kişiler ve mekânlarla bağlantılıdır. Kişiler ve mekânların imgesi ise bedenlerimize kayıtlıdır. İnsan yavrusunda “bedenin her hücresi sözle damgalanmış” sözle işaretlenmiştir. Akıldan geçenlere kayıtsız kalamaz beden; kızarır, titrer, terler, uyuşur… Bedenin ağrısına ruh seyirci kalabilir mi? İncinir, üzülür, huzursuzlaşır, kaygılanır…

İnsanın her eylemi etine işlenmiş eski acıların, belleğine kazınmış eski resimlerin yeniden yorumlanmasıdır.

Bellek izlerini silmek aynı zamanda bedeni yok etmek, ölmek demektir.

***

                                                   Not: Bu yazı daha önce Tuhaf Dergisi’nde yayınlanmıştır. (sayı 15, Haziran 2018)