Ve İnsan Aynada Kendini Gördü
10859 Kere Okundu

rene-magritte

Ve İnsan Aynada Kendini Gördü

Agâh Aydın

Kitap tanıtımının hem yayıncı, hem yazar, hem de okur açısından önemli işlevleri vardır. Okur açısından baktığımızda; okuyucunun ihtiyaç duyduğu, aradığı, arzuladığı kitapla buluşmasının en kolay ve vazgeçilmez yollarından biridir kitap tanıtımı. Bu alanda yapılan işleri düşündüğümüzde Türkiye’de kendine yer edinmiş, “markalaşmış”  bir dergi ya da her kesim tarafından kabul görmüş bir eleştirmen yok denecek kadar azdır; hatta süreklilik açısından baktığımızda yoktur.

Kitap tanıtma işinin kurumsallaşamayışını “Herhangi bir yayın organında çıkan bir yazı kadar, eş dost tavsiyesi de belirleyici olabilir.” diyerek Türkiye’de kişiselliğin kurumsallıktan önce geldiğinin kanıtları olabilecek örnekler üzerinde durduğu ve “Ne tür bir otorite okurların alacağı kitaplar üzerinde belirleyici oluyor?” sorusuna yanıt aradığı yazısında Murat Belge; “Türkiyeli okurlar, güven ilişkisini aradaki eleştirici, veya tanıtımcıdan çok yayınevinin kendisiyle kurma eğilimindeler. Yani, belli bir kitabın yazarını tanıyıp ona göre karar vermiyorlarsa, yayınevine duydukları güvene göre karar veriyorlar.1diyerek, kitap seçiminde yayınevlerinin önemli olduğuna dair bir gözlemde bulunmuştur.

Eğer bu varsayımsal gözlem doğru ise kitapların içeriğiyle ilgilenmeyi bir kenara bırakıp yazarları ilgi çekici imajlarla billboard ve klip aracılığıyla okura sunma telaşına düşmüş yayınevleri bu güveni kötüye kullanıyor demektir.Seksi pozlar vererek tanınma ve okur gözünde beğenilme arzusu duyan yazarlar kadar, eserde otobiyografik öğeler olup olmadığını merak eden okurların da bunda payı büyüktür.

Peki, yazar biyografileri ve fotoğrafları kullanılarak yapılan tanıtımlar hangi beklentiler yüzünden okurları (bazen de eleştirmenleri) düş kırıklığına uğratıyor.Sorun hakikaten kitap tanıtımında izlenen piyasa dili mi, yoksa yazarların kendileri mi?

Konuyu yayınevlerinin pazarlama yöntemleriyle yazar ve eserini bir yanıyla değersizleştiren tutumunu dışarıda bırakarak, yazar-yapıt-okur ilişkisi üzerinden anlayıp anlamlandırmaya çalışalım.

Eser ile yazar arasındaki ilişki açısından bakarsak;günümüzde edebiyat eleştirisinde yaratıcı kişinin iç dünyasının bilinmesinin yapıtın anlaşılması açısından taşıdığı önemi dile getiren, dolayısıyla yazarın edebiyat eleştirisindeki önemini vurgulayan yaklaşımların arttığını yazmaktalar, eleştirmenler. Yaratıcı kişinin iç dünyasının bilinmesinin yapıtın anlaşılması açısından taşıdığı önem yadsınamaz; nitekimçağdaş eleştiri kuramlarında, yazarın yanı sıra okuyucu da yapıtın bir unsuru olarak algılanmakta, yapıt kendi başına bir nesne olmaktan çok, bu iki öznel varlık arasındaki alışverişin gerçekleştiği alan olarak değerlendirilmektedir. Kamuoyunda yazarın hayatının öğrenilmesine yönelik  büyük bir ilgi olmuştur hep. 19. Yüzyılda doruk noktasına ulaşan bu popüler merakın, edebiyat eserinin yazarın kişiliğinin bir parçası olduğunu savunan Romantik edebiyat anlayışı tarafından da beslenmiştir.2

20. yüzyılın belki de en önemli edebiyat eleştirisi “yeni eleştiricilik” akımı temsilcileri yapıtın kavranması için sanatçının anlaşılması gerektiği yolundaki görüşleri geçersiz saymış, yapıtı anlamak için yazarın kişiliğinin ve hayatının bilinmesinin gerekmediği, yapıtın kendisiyle başlayıp sona eren bir nesne olduğu savunulmuştur.2  Buna karşın Freud’un geliştirdiği psikanaliz kuramı ise sanatçının yaşam öyküsünün hem biyografik verilerden, hem de ürettiği yapıtlardan yola çıkılarak yeniden kurgulanmasını ve yine bu kurgudan yararlanılarak eserlerinin tekrar yorumlanmasını hedefleyen “psikobiyografi” türünün doğmasına yol açmıştır. Psikanaliz hem okuyucunun hem de yazarın zihnindeki yaratıcı süreçlerin eserle ilişkisini ortaya koyarak eleştiri tarihinde bir çığır açmıştır. Diğer taraftan son iki yüz yıldır her türden okuyucunun yazarlara ilgisi ve merakı olduğunu da biliyoruz. Edebiyat eleştirmeni O. Cebeci; bu merakı günümüz ses ve sahne sanatçılarına duyulan ilgiye benzetmektedir: “Hem popüler kitap okuyucularının, hem de sofistike okuyucuların ilgi merkezinde bulunan yazarların ayrıcalıklı konumu, 20. Yüzyılın ilk yarısına dek sürmüştür. Gelişen iletişim ve ulaşım araçları ve sinema-TV ile birlikte yazarın toplumsal yeri değişmiş, ona olan ilgi ve tanınırlığı azalmıştır. Ancak bilge ve saygın bir kişilik olarak kabul görmeye devam etmekte, ayrıcalıklı bir statünün insanı olma konumunu sürdürmektedir. Yazarın statüsünde bir değişiklik meydana gelmiş ancak bir statü insanı olma özelliğini kaybetmemiştir. Bu statü, sanatçıyla/yazarla “sıradan insanın” kategorik anlamda farklı varlıklar oldukları yolundaki bir toplumsal kabule dayanmaktadır. Toplum çok çeşitli gereksinmelere karşılık veren yaratıcı kişilerin sıradan insan olmadıklarını, belirli bir toplumsal görevi yerine getirdiklerini ve bu nedenle de, diğer insanlardan farklı bir muameleye hak kazandıklarını kabul etmiş görünmektedir.3

Yani yazara bir tanrısallık atfetmektedir okur. Diğer taraftan, yazarın hayat hikâyesi eskiden kıssa veya menkıbelerle aktarılan kahraman ve ermişin yaşam öyküsü ile de büyük benzerlikler taşır.Günümüzdede yukarıda sözü edilen temel izleklerin hala geçerli olduğunu, hem yazara yönelik toplumsal algının, hem de yazarın kendisine ilişkin kavrayışının ana hatlarıyla fazla değişmediğini görüyoruz. Birçok yazarın/sanatçının “biz sanatçılar” diye başlayan cümleleri,temelde bir statü grubu oluşturma, kendilerine ilişkin algının şekillenmesinde bilerek ya da bilmeyerek“imajlarını kurarken”kullandıkları motiflerdir.Bazen de okurlarının onlara yüklediği bin bir misyonun etkisiyle, biraz da kategorik açıdan “sıradan insan”dan ayrılma heves ve iddiasıyla, tanrısal bir seçime işaret ederek yaşam öykülerini kurarlar.

Birkaç örnek verirsek,yazarların hemen hepsinin yaşam öykülerinde yukarıda bahsettiğimiz çerçevede benzer motiflerin olduğunu görebiliriz. Yaşar Kemal’in kendisi hakkında anlattıkları ve biyografisinin ana hatlarını Cebeci’den aktarırsak “Yaşar Kemal çok küçük yaşlardan itibaren yoksul bir çevrede büyümüş daha çok küçük bir yaştan itibaren ‘hikâye anlatmaya’ başlamış ve yedi-sekiz yaşlarından itibaren çevresinde bir hikâyeci olarak kabul edilmiştir. Hayata yoksul bir köylü çocuğu olarak başlayan Yaşar Kemal bugünkü konumuna bütün maddi engelleri aşarak ulaşmış ve büyük bir romancı olarak edebiyat tarihinde ki yerini almıştır.” Yazarın biyografik özellikleri ve Türk Edebiyatındaki yeri düşünüldüğünde herhangi bir eğitime dayanmayan yeteneğiyle, Tanrısal esinle yazan bir yazar statü grubuna mensup olduğu ve bu grubun ortalama insandan nitelik farkıyla ayrıldığı söylenebilir. Benzer şekilde (sıra dışılığı açısından) rivayet edilir ki zamanını eğlence ve kumar oynayarak geçiren  Dostoyevski, sırf kumar borcunu ödeyebilmek için İnsancıklar gibi çok özel bir romanı yalnızca bir gecede -eline kalem almadan- odanın içinde volta atarken söylediklerini kaydeden sekreterine yazdırmıştır. (Kumarbaz adlı romanını ise yirmi beş günde.)

Yazar biyografilerindeki bu sıra dışı öykülerin çokluğu elbette yukarıda bahsettiğimiz kendini ilahi bir güce dayandırma, Tanrısal seçim ve yazdıklarının ilhamla-ilahi olanla ilişkilendirilmesidir.

Yukarıda bahsettiğim psikobiyografi türü, okura yeni bir zenginleşme olanağı sunmuştur. Psikobiyografi, elbette bir biyografi yazarlığı değildir. Eğer öyle olsaydı spekülasyon, sansasyon, karalama ve skandal yaratma araçlarından başka bir şey olamazdı. Yazarın yapıtı üzerinden gidilerek kullanılan biçim, olay ve anlam katlarının çözümlenerek yazarın bilinç dışı motivasyonlarının, savunma mekanizmalarının psikanalitik kavramlarla ya da bunlar hiç kullanılmadan (gizli psikanalitik eleştiri) anlam katlarının sökülmesi, bir başka deyişle yapıtın ana temasına, özüne ulaşmaya hizmet eder.

Yapıtla bağı gösterilmeksizin gerçek/gerçek dışı biyografik hikâyelerin edebiyat eleştirisinde bir karşılığı yoktur.

Toplum tarafından kahramanlaştırılan kişi kategorik açıdan sıradan insandan ayrılmakta ve Tanrısal esinle donatılan, insani hatalardan arınmış olarak görülmek istenmekte, arzulanmakta, öyleymiş gibi varsayılmaktadır. Bu gruba kahramanlar, ermişler, sanatçılar ve dolayısı ile yazarlarda girer. Bu tutum okurun/izleyicinin o sanatçı/kahraman ile arasında oluşabilecek “ego kıskançlığı”nı da önlemiş olmaktadır. “Onun yaptıklarını ben yapamıyorum çünkü o, benim gibi bir insan değil! O üstün yetenekli bir Tanrı!” “Ve Tanrılar insanlar gibi dünyevi kaygılar taşımaz, ölümden korkmaz, gelecek kaygısı taşımaz, dar zamanlarda büyük işler yapar, paraya şöhrete önem vermez… Böyle bir okur elbette “çok satmak”, “çok kazanmak”, “beğenilmek” gibi insani “zaaf”ları olan, bilboardlarda sergilenmek üzere poz veren “kahraman”ına öfkelenecek, teşhirci diyecek ya da tam bir inkâra girişip “benim yazarım” böyle şey yapmaz diyerek yayıncıya veryansın edecektir. Elbette burada yayıncı ya da yazara değil okurun kafasında yer eden mitik Tanrı’nın hata yaptığını, daha doğrusu bu Tanırının hiç var olmadığına, okurun yanılsamasına, onun yaptığı “yüceltme”nin nasıl gerçeğe tosladığına vurgu yapmak istiyorum. Çünkü yazar baştan beri insandı; okurunun bu inanışına engel olmayıp, hatta desteklese de…

Her otoriter rejim anonim düşünüşü aşıp kendi bireyliğini ya da daha doğru bir deyişle toplumsal değil bireysel bilinçliliğini ortaya koyan sanatsal üretimi kontrol altında tutmak ister.Yazar (sanatçı/kahraman/ermiş), yapıtı ve duruşuyla hakim ideolojiye/otoriteye/Tanrıya bir alternatif oluşturur ve bir çeşit Tanrı/Tanrı temsilcisi gibi algılanır.  Ayrıca bu yazarlar bir Tanrı’nın buyruğunu ya da iktidar ideolojisini değil, kendi ürettiklerini okurlarına sunmalarından dolayı okurun bir anlamda zihninin yaratıcısı olmuş olurlar. Başkalarının zihnini yaratma ve onun bir parçası olup içinde yaşama, yazar açısından “ölümsüzlük miti”ninde yaşamdaki karşılığıdır. Bu bir putlaşma ve karşı uçta ise taraftarlaşma riski doğurur.Rank’ın sanatçının kim olduğu sorusuna verdiği cevap şu şekilde özetlenebilir: Döneminin ölümsüzlük kavramına ilişkin egemen ideolojisini kabul etmeyen ya da etmek istemeyen bir kişidir. Bunun nedeni, söz konusu ideolojinin kendisininkinden farklı olmasından başka, sanatçının bu ideolojiye kolektif olması dolayısıyla karşı çıkmasıdır. Çünkü sanatçı bireysel ölümsüzlük fikrinin ardındadır, kolektif ölümsüzlük fikri ilgisini çekmemektedir. Sanatçı kolektif ideolojiyi kendi bireysel yaratıcılığını ifade etmek için kullanır ve bu bireysel ideolojiyi insanlığa yeni bir kolektif ideoloji olarak sunar.Burada, Freud’un sanatçının izleyiciyi etkilemesinin ardındaki nedenin, yapıtını oluşturmasında etken olan duygudaki bencilliğini, gizlemeyi başarması olduğunu söylediğini de belirtelim. Yani sanatçı kendi bireysel duygusunu toplum için hissedilmiş bir şey olarak öne sürmektedir.3

Sonuç olarak, sanat yapıtınınkarşılığı olarakşöhret, toplumun sanatçı tarafından kendisine yapılan katkıya verdiği karşılıktır. Rank’a göre şöhret denilen şey, sanatçının dil aracılığıyla ortak belleğe ve bu belleğin ifadesi olan kayıtlara geçmesi, kuşaklar boyunca var olmaya devam etmesi anlamına gelir. Bu bilişten hareketle şunu söyleyebiliriz sanırım; yazar kendi aile romansını yeniden yenidensenaryolaştırırken, bilinç dışı fantezisinin, bireysel ölümsüzlük mitinin peşinden koşmaktadır, tıpkı yazarının “Tanrı” olmadığı gerçeği ile karşılaşan, düş kırıklığına uğramış okur gibi; hep yeniden, yeniden asla ulaşılamayacak olan “gerçek” in düşüyle bir fantezinin peşi sıra…

Yayıncı açısından bakıldığında mesele daha başka bir hal alır. Çünkü günümüz kapitalist söylemini ve bu söylemin bireyi nasıl yönlendirip yönettiğini de açıklamamız gerekir. Lacan’a göre, öznelerarasılık iki özne arasında değil, ancak üçüncüye, yani “Öteki”ne göndermenin olduğu yerde olasıdır. İçinde yerleştiğimiz ve çoğu kez de onun tarafından aşıldığımız dil sistemi özneye her zaman için Ötekinden gelir. Aynı şekilde, taşıyıcısı olduğumuz sözcükler Ötekinden gelmekle birlikte, her zaman bir üçüncüye, yani Ötekine seslenmektedir.

Giderek kapitalistleşen yayıncı, yayımladığı kitabın kapağına: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” cümlesini basarak “müşterisine”, “Bu kitabı alırsan, mutlu olacak, zevk alacak, eğlenecek, arzu ettiğin her şeye ulaşmanın yollarını öğreneceksin” mesajını vermektedir, büyük olasılıkla! Nesneye apayrı bir değer atfedilen günümüz toplumunda, nesneye sahip olduğunuzda her şeye yetebilecek sınırsız bir güç ve her durumdan zevk alınabilecek bir yaşamın olabileceği yanılsaması yaratan bu “öteki”, öznenin yaşamasına olanak sağlayan, eksikli, yasanın garantisi olan, tamamlanmamışlığı ileten gerçek öteki değil tüketim ötekisidir. Bu sahtekâra inanmanın özneye ödettiği bedel, melankoli ve yalnızlaşma oluyor…

21. Yüzyıl da kapitalist ekonomiler biteviye tatmin arayan bilinçdışına aracısız mal satmaya kalkınca, insan kendini aynada gördü: bundandır mazisi parlak “insanlık”dan korkmuşluğumuz.

SergeLesourd’un sözleriyle bitirecek olursam: “Ekonomik liberalizmin hakim söylemi psikanalizin ilk dersini iyi aklında tutmuştur: Tatmin bütün insani yaşamın bencil amacıdır. Ama ilkinden ayrılmaz olan ikinci dersi unutmuştur: Her zevk, toplumsal grup bağını korumak için, ancak sınırlı ve tamamlanmamış olabilir.”

 

Kaynaklar:

1. Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar, 3. Baskı, 2009, İletişim Yayınları.

2.T.Eagleton, Edebiyat Kuramı, Ayrıntı Yayınları.

3. Oğuz Cebeci, Psikanalitik Edebiyat Kuramı, İthaki Yayınları.

4.Özge Soysal, Günümüz Psikopatolojilerine Günümüz Söylemi Bağlamında Lacancı bir Bakış.

 

Dünden Bugünden Edebiyat Dergisi, 6. Sayı (Mayıs-Haziran 2012), s.17-20