BAKIRKÖYLÜK
9876 Kere Okundu

                                                                  BAKIRKÖYLÜK

kara tren

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Yığılın ahbaplar yaren yoldaşlar

Bir sağalmaz derde düştüm bu gece”

Çıldır’lı Âşık Şenlik

 

.

Seyri meşguliyet, zevk ile sohbet, vasf-ı hikâyet, izzeti iltifat ile paylarınıza düşeni nasıl ifade etmeli? Kars şehrinde Kaleiçi Mahallesi’nde hicretten 1361 İsa Mesih’ten 1940 yıl sonra gün ışığına gözlerini açmış, devleti varı bir ana, bir üvey kardeş, iki hafta üst üste yıkanmasa yetecek kadar üst baş, iki dikiş iğnesi, on makara iplik, iki kömürlü ütü, yedi metre çift-en yünlü kumaş, babadan kalma kırmızı kravatıyla hazineleri başından aşan bir Terzi Fahrettin yaşardı.

Dört yıl önce bir bahar sabahı, Şirinevler semâlarında, bulutların üzerinde Allahü Azimüşan Hazretleri ile yaptığı toplantı sonrası uçmaya başladı. Öyle hoşuna gitti ki tekrar tekrar süzülüp yükseldi. Uçarak geçtiği yüksek blokların üstündeki eski püskü koltukların, sandalyelerin, bir bankanın tabelasının arkasında uzanan darmadağınık elektrik kablolarının üzerinden geçip hafifçe aşağıya doğru süzüldü. Stüdyo dairelerin camlarının önünden, biraz daha alçalarak Ataköy dokuzuncu kısmın günah ve sperm kokan sokaklarını geride bıraktıktan sonra dördüncü kısımda Devlet-i Osmaniye’den sonra yapılmış modern Türk mimarisinin en nadide örneği toplu konutların Kocaeli depreminde çatır çatır çatlamış duvarlarına bakmadan geçip Zuhurat Baba semtine geldi. Zuhurat Baba’nın ruhuna bir Fâtiha okuyup Kelime-i Şahadet getirdikten sonra zahirde bir bekçi olan Zebella’yı selamlayarak hastane kapısından girdi. Hastanenin şahane-i ahalisinin yattığı AMATEM ve Nevroz kliniklerini geride bıraktıktan sonra asırlık çamların, servilerin, hastalar, ziyaretçiler otursun diye konulmuş sıraların üstünde üst üste birikmiş çeşit çeşit sarılı, yeşilli, kahverengiye çalan çürümüş yapraklara baktı. Bir salıncakla birleştirilmiş iki serviden hemen sonra başlayan, kendinden başka kimsenin adım atmadığına emin olduğu, bayramlarda seyranlarda gelen ziyaretçilerden topladığı sigaraları, bisküvileri, pastaları biriktirdiği gizli bahçesini gördü. Duygulanmayışına şaşırmadan gideceği yere yönelip 4. Psikiyatrinin eskimiş, eprimiş, yorulmuş ahşap çerçeveli, çizik çizik çizilmiş camlarından sızan ışıkla birlikte, dış kapıdan girildikten sonra sol tarafta kalan doktor odasının içine girip tavana yükseldi. Aşağıda yorganın altından kafasını uzatmış tek gözlü; odanın en korunaklı, kaloriferin yanındaki yatakta yıllarca ona musallat olmuş keyif ehli yılana tükürdü. İki kere daha tükürüp üçüncüden emin olamayınca bir dördüncüyü daha gönderdi. Tavanda şöyle bir tur atıp hepi topu on beş gündür hastanede bulunan doktor masasının arkasındaki koltukta oturan bendenizin donunda, meraklı, heyecanlı, safdil adamın yılanla yaptığı sinsi dedikoduyu duymazlıktan, adamın yılana göz kırpışını görmezlikten geldi. Kadir kıymet bilmez o kindar mendeburun oyununa gelen bu aceminin, gazaba gelip kalbini kırmaktan korktu. Tavandan yere inip öfkesini yatıştırmak için boğazını ıslatacak bir bardak su içmeğe dışarı çıktı, çıkarken kapıyı biraz sert kapattı. Bir daha odaya dönmeyip sorulan hiçbir şeye cevap vermedi.

Kayıtlara göre Terzi Fahrettin, otuz kere hastaneye yatırılmış ve bir karış kalınlığına gelmiş tutulan notlar, flasterle birbirine eklenmiş karton kapakların arasına sığmayıp masanın üstüne dağılmıştı.

Gözünen görmemiş, dilinen duymuş, yazılanlardan okuyup öğrenmiştim ki Terzi Fahrettin zekâsı gözlerinden taşan beş yaşında bir çocuk iken döküntülü bir hastalık geçirip, ıslak havluları kurutacak kadar ateşlenmiş, yorgan döşek ıslatacak kadar terlemişti. Anası Salatın Hanım’ın, kırk sekiz sene önce Bakırköy Akıl Hastanesi’ne geldiklerinde anlattıklarına göre büyük oğlu Murteza, küçük kardeşinin hastalığına çok üzülmüş, ağlamaktan gözlerinde yaş kalmamıştı. Yine o günlerde evdeki bunaltıcı hararetten midir bilinmez her gece Murteza’ya musallat olup uykuya hasret bırakan cinler bir daha gelmez olmuştu. Terzi Fahrettin on iki sene Sümmani Baba’nın terzihanesinde çıraklık yapıp sanat öğrenmişti. Terzihaneyi bilinmeyen bir nedenle ateşe verince Bakırköy Akıl Hastanesi’ne getirilmiş, hastane uleması süresiz yatışına karar vermişti.

Rivayet edilir ki; Akıl Hastanesi’ne kimine göre ihtilal cinsinden, 49 yaşında emekli bir yarbay başhekim olarak atandığında bir kısım akılsız, devlet Bakırköy Akıl Hastanesi’nden yönetildiğinden midir bilinmez yakında Türkiye’de askeri darbe olacak dese de kimse inanmamıştı. 8 ay 14 gün sonra radyodan marşlar çalınıp, anonslar yapılmış eli kalem tutan kim varsa doktor, öğretmen, avukat, üniversite ahalisi istirahat edip roman yazsınlar diye hapishanelerde yıllarca misafir edileceklerdi. Yapılan ikramları midesi kaldırmayan, isim şehir oyunlarında arkadaşlarının bile adlarını hatırlayamayıp başarısız olan, akademisyen olabilir mi diye uygulanan testleri geçemeyenler edep erkân öğrensinler diye akıl hastanelerine nakledilmişti. O günlerde yüzü gözü mor, eli ayağı kir içinde öyle çok adam gelmişti ki Terzi Fahrettin üç dört gece gizli bahçesindeki şiltesinde geceyi geçirmişti de Allah’ın bir kulu fark etmemişti. San Antonio ve Viyana’da tıp tahsili yapmış yarbay, öğrendiklerini uygulamak için hastanede ıslahat başlatıp hastane bahçesini mesken tutmuş serkeşlere, esrarkeşlere, ayyaşlara, keyif ehline kapıyı gösterdi. Başhekim yıllardır “ekmek elden su gölden” misali devleti kemiren, hastaneye mitil atmış Terzi Fahrettin ve yandaşlarını da minibüslere doldurtup köylerine gönderdi. 21 yıl Akıl Hastanesi’nde kesintisiz ikamet etmiş Terzi Fahrettin 41 yaşındayken gizli bahçesine son bir kez baktıktan sonra kim bilir belki de duygulanarak eski günleri hatırlamış, hayatında ilk kez elektrik verilmeden ağlamış da on gündür su görmeyen yüzüne su değmişti. Söylentiye göre başhekim o devirde bir viraneyi andıran hastanede gül fideleri, çeşit çeşit mevsim çiçekleri, serviler, söğütler, daha öncekilerin devirdiği çamların yerine yeni çamlar dikmiş, diktiği çamlar büyüyüp Bakırköy ahalisini kızgın yaz güneşinde serinlettiğinden midir bilinmez, ahali onu önce belediye başkanı sonra mebus sonra bakan yapmıştı. Bu ilim sahibi adam serkeşlere, ayyaşlara, keyif ehline ettiklerinden utanıp, vicdanının yaşattığı azaplara dayanamayıp, darbeden 3 yıl sonra Türkiye’nin ilk “Alkol ve Uyuşturucu Madde Bağımlılığı Tedavi ve Araştırma Merkezi”ni kurdu. Nöroloji ilmine meraklı başhekim, bakanlığı sırasında, Terzi Fahrettin’in düştüğü durumları görmezlikten gelmesi yetmezmiş gibi birde nispet olsun diye tam da onun gizli bahçesinin kuzeyine “İnme, Araştırma ve Tedavi Merkezi” kurdurmuş, paralar akıtmıştı.

Terzi Fahrettin gibi yolu uzun olanlar minibüslerle kara trenlere taşınıp, kompartımanlara yerleştirilmiş, günlerce sürecek yolculuklarına uğurlanmışlardı. Daha gidecekleri yere varmadan Cinli Zülali tumanının içine elini sokup tıngır mıngır avret yeriyle oynarken, içindeki cinler zevke gelip bar tutup oynamaya başlayınca, sarsıntıdan ağzından köpükler gelip, gözlerinin karası yukarı kaymış, bütün kasları ayrı ayrı cinlere eşlik edip kasılınca dili yorgunluğa dayanamayıp kendini nefes borusunun üstüne bırakmıştı. Tren Kars’a vardığında cenazeye kimse sahip çıkmamış, hayır hasanet sahibi kondüktör belediyenin şoförüne demir yollarının manyetolu telefonuyla ulaşamayınca cenaze arabasından vazgeçip namazdan çıkan ahaliye, istasyondan camiye, oradan da şehir mezarlığına merhumu taşıttırıp defin işlerini halletmişti. Bu tehcir sırasında ölmeyip ayakta kalanlardan zayıf, marazlı olan biçareler çoğu sahipsizlikten aç açıkta kalmış 3-4 ayda telef olmuştu. Terzi Fahrettin Rus yapısı istasyondan çıkıp İstasyon Mahallesi’ni geride bırakmış, yine Rusların yaptığı geniş geniş caddelerin ve onların kenarlarına ferah ferah dizilmiş bakımsızlığa aldırmadan ayakta duran taş binaları ve girişinde iki ferforje fenerle aydınlatmalı taş köprüyü geçtikten sonra doğup büyüdüğü evin isli bacasını gördü. 21 yıl sonra evin yolunu bulabildiğine göre bu orman yabanisi balıkçı nesli Rus milletinin bir de kadir kıymet bilmez vefasız olduklarına kanaat getirdi. Böyle ihtişamlı, kışın sıcak, yazın serin kim bilir belki yüz bin depreme dayanmış bu mühendislik harikası taş binaları yaptıktan sonra terk edip giden, yüz senedir bir daha uğramayıp taş taş üstüne koymayan bu ahmak Rus milletinin, insan soyundan olduğuna kim inanır? deyip “Kadir İnanır” diye iç geçirdikten ve bunu 128 kere tekrarladıktan sonra yüzüne bir tebessüm geldi. Çocukluğunda Murteza’nın zoruyla “enseye tokat, göte parmak” oynadıkları evlerinin bahçesine geldiğinde günde üç sefer Kars Çayı’na inip su çektiği küzeleri gördü. Yediği el enselerden midir, taşıdığı sulardan mıdır yoksa atılan parmaklardan mıdır bilinmez, ensesi kalın, pazıları pek güçlü olan Terzi Fahrettin, geldiğini duyurmak için hem kafası hem eliyle kapıyı gümbür gümbür gümbürdetti, pencereleri zangır zangır zangırdattı. On gün önce Şirinevler’deki büyük dayısının torunu Çini Bızdın İsrafil’in çektiği yıldırım telgrafla Terzi Fahrettin’in gönderildiğini haber alan Salatın Hanım, daha Terzi Fahrettin’e hamileyken şakağına dayadığı toplu tabancayla “Karım Burma Salman’la oynaşıyor” diye tek kurşunla kendini öldüren ikinci eşi, Fahrettin’in babası Lele İsfendiyar’ın, küçük amcası Sevdakâr Kişi’ye durumu anlatmış, kullukçu olarak Terzi Fahrettin’i yanına vermeye razı etmişti. Salatın Hanım, kapıyı açıp karşısında Terzi Fahrettin’i görünce gelinle kızla Murteza’nın öğrettiği oyunları oynamaya kalkar diye ayarladığı kullukçuluk işini ifa edeceği Sevdekâr Kişi’nin dükkânına götürsün diye Murteza’ya seslendi.

Sevdekâr Kişi, gravyer peyniri, tereyağı, kaymak, Kars balı, senede üç ay da kurutulmuş kaz satıp, mallar bozulmasın diye soba yakmadığı taş dükkanında Rus casusu bir Ermeni dostundan öğrendiği yöntemle ısınıyor, öğlenleri kızı Gülenâz’ın hemen bitişikteki evlerinden getirdiği yemekleri yiyerek karnını doyuruyor, geceleri bodrum katta uyuyan gündüzleri ayak işlerine bakan Terzi Fahrettin’le şakalaşarak eğleniyordu. 17 yaşında olan kızı Gülenâz, ilk okul birinci sınıfta 4 kez üst üste sınıfta kalınca, tamda bu sınıfta kalmaların dördüncü yılında annesi de hakkın rahmetine kavuşunca onu okuldan almış, şimdilerde Terzi Fahrettin’in yaptığı işleri ve yemek yapmayı öğretip kendine yoldaş yapmıştı. Gülenâz bu üçlü bir araya geldikten dört ay sonra, Ekim ayında kesilmiş, iyice tuzlanıp bir ay boyunca baskıda tutulduktan sonra iki ay da elektrik direğine çengelle asılarak eksi otuz, kırk derecede kuruması için ayazda bırakılıp iyice kıvama gelmiş kazlardan en yağlı olanı pişirip babasıyla kendisine bir ziyafet çekmeye karar verdi.

Sevdekâr Kişi, yemekte üç şişe şarap içmiş, kazın yarısını tek başına yiyip, artıkları vermek yerine butlardan birini de iki kadeh şarapla birlikte Terzi Fahrettin’e yedirmiş, yetmezmiş gibi iki büyük dilimde gravyer peyniri ikram etmişti. Gece epey ilerleyince etrafa saçılan kemikleri, ekmek kırıntılarını sofra bezinin üstüne toplayıp dürüp kaldıracakları sırada Gülenâz’ın gömleğinin düğmelerini pimi çekilmiş parça tesirli bir el bombasından daha tehlikeli yapan, kafasından da büyük koca koca memelerinden sağdaki, Terzi Fahrettin’in sol dirseğine değdi. Bir kaza sonucu olan bu olaydan sonra iki kerede çaktırmadan kendi değdirdi. Hatta bir dördüncüyü daha denedi ama değip değmediğinden kendi de emin olamadı. Bütün bu değmeler birkaç saniye içinde ne kadar sürerse o kadar sürdü. Beş yaşındayken hastalandığı gece, anasının “Evimin direği! Gözümün nuru! Hay ben ölem! Bu yetim kimin tavuğuna kişe dedi? Allahııııım, yiğidim bir sağalmaz derde düştü bu gece! Oooy oy….” diye söylediği bayatılar ve alnına değen elleri geldi aklına. Keyfini bozmayıp bunları unutmak için gezinmeye başladı. Tam o sırada peşinden gelen yılanı görünce, vesvese vermesin diye geriye dönüp suratının ortasına bir tekme savurdu. Yediği but kemiğini eline alıp bir iki kez kemirerek kenarına yapışık ince kemiği kopartıp dişlerinin arasına dolan salkım saçak kaz etlerini temizledikten sonra destur istemeden Sevdekâr Kişi’nin sigarasından bir dal alıp mideye indirdiği kaz budunun, kadeh kadeh şarabın üstüne, savura savura içip cilâ çekti. O gece kadına, içkiye, yemeğe doyan Terzi Fahrettin, “Buna kim inanır?” diye iç geçirip “Kadir İnanır” deyip keyiflenerek bunu 16 kere tekrarladı. Sevdekâr Kişi elindeki son kadehi de kafaya diktikten sonra; “Bu gün çok soğuk, hadi beraber yatalım.” deyip Gülenâz ile Terzi Fahrettin’i yanına çağırdı. Yorganın altında sabaha kadar türlü türlü oyunlar oynadılar, zevkten yorgun düşüp birbirlerine çırıl çıplak sarılıp mışıl mışıl uyudular. Terzi Fahrettin, tipi ayaz demeden, gün ışığı görmeden Sevdekâr Kişi’nin envai çeşit oyunlarıyla oyalanıp taş döşeli bodrum katta beş kış geçirdi.

Karısı yediği sidikli mantardan öldükten sonra, Kürt Salman’ın Sevdekâr Kişi’nin kızı Gülenâz ile anlı şanlı bir düğünle evlendiği gece, Terzi Fahrettin’i İstasyon Mahallesi’nde anadan üryan, yalın ayak, başı kabak “Kadir İnanır” diye bağırarak sağa sola koştuğunu, namus ehli kadına kıza okkalı sunturlu küfürler edip korkuttuğunu görenler vardı.

Doktor, önündeki dosyadan okuyup anladığına göre o günden sonra Terzi Fahrettin bir gezgin olup Anadolu’yu karış karış gezmişti. Gittiği şehirlerde sokakları evi bilip yatıp kalkmış, her soyunduğunda bir mahallelinin ihbarıyla polis hastanelere götürmüştü. Daha acil servisteyken eski bir “Bakırköylük” olduğu anlaşılır anlaşılmaz, devletin “Bakırköylük”lere verdiği değerden midir bilinmez yanına bir hemşire, altına bir ambulans, emrine bir şoför, bir polis bazen de bir doktor verilerek Bakırköy Akıl Hastanesi’ne gönderilmişti. Bu gönderilmeler çeşit çeşit şehirlerden tekrar tekrar tekrarlanmıştı.

Terzi Fahrettin Kars Kaleiçi Mahallesi’nde önünde küzeler olan bir evi yaktıktan sonra kimseye belli etmeden bir yük treninin kendine ayrılan bölümünde Erzurum’a kaçtı. Zemheri ayının 14’ünü 15’ine bağlayan gece ısınmak için midir bilinmez şehrin tek tekel bayiinden bir şişe şarap, üç pakette sigara aşırırken belki de yetmeyeceğini düşünerek dükkanın sahibine “Abi bi sigara, abi bi sigara ver.” deyince yakayı ele vermişti. Karakola götürülmesine gerek kalmadan “Bakırköylük” olduğu anlaşılan Terzi Fahrettin’in, yediği Osmanlı tokadı bir de okkalı küfürle ucuz atlattığını düşündüğü bu olaya devlet baba hemen müdahale etti. İçişleri Bakanlığı’ndan bir polis, Sağlık Bakanlığı’ndan bir sağlık memuru, bir şoför Terzi Fahrettin’in emrine verildi. Hemen o gece bir ambulansla İstanbul’a yola çıktılar. “Bu karda kıyamette kalacak yer bile vermeyen devlet bütün bunları niye yapsın? Kim inanır buna?” deyip “Kadir İnanır” diye cevapladı. Bu sefer cevabını tekrarlamadı, yüzüne de bir tebessüm gelmedi. Bu Bakırköy Akıl Hastanesi’ne otuz üçüncü gelişiydi. Hastanenin girişinden hemen sonra yolun sağındaki üç katlı ikinci binada inşaat işçileri çalışıyordu. “Acaba benim için mi?” dedi. Ambulansta, kimse soruyu üstüne alınmadı. Sonra “Buna ben de inanmadım.” deyip bir sigara istedi.

Ahalinin, hastaneye makam arabasını kullanmadan yürüyerek geldiği için Karaoğlan’a, yaptığı icraatlarla Menderes’e benzettiği yeni başhekim, daha 36’sına yeni değmişti. Zekası kadar kılıcı da keskin olan başhekim, geldikten üç ay sonra “Terzi Fahrettin’in yatmadığı servisi ben neyleyim” deyip hastane girişindeki Nevroz kliniklerini kapatıp tahliye etmişti. Beklenen Marmara depreminde yıkılmasın diye güçlendirme çalışmaları yapılıp yeni poliklinikler açılması planlanmıştı. Terzi Fahrettin’in her hastaneye gelişinde yapılan EKT’ler acısız olsun diye Bakırköy’ün ilk Anestezili EKT Merkezi’ni kurmuştu. Performans, rekabet, standart derken Akıl Hastanesi bir de MR merkezine kavuşmuştu. Yeni başhekim yaptığı ilk konuşmada, üç ayaklı diye bildiğimiz sacın, dördüncü ayağının da işletme olduğunu söyleyerek literatüre dört ayaklı sacı sokmuş ve bunun üzerinden 3 yıl geçmişti. Dört ayaklı sacın üzerinde hastane modernleşmiş, Avrupa Birliği’ne girmişti.

Ama Terzi Fahrettin’e kalacak bir yer bulunamamıştı.

Söyleyin ahbaplar, yaren yoldaşlar suç kimde?

***

Bakırköy 2008———-Agâh AYDIN

Not: Bu hikaye daha önce ”Bakırköy Akıl Hastanesi’nin Gizli Tarihi” kitabında yayınlanmıştır.

”Bakırköy Akıl Hastanesi’nin Gizli Tarihi” (2009), Okuyanus Yayınevi16549_246608919988_2364399_n