Bizim Hikâyemiz: Konuşan Kıyafetler
6195 Kere Okundu

Bizim Hikâyemiz: Konuşan Kıyafetler

bizim hikayemiz, konuşan kıyafetler, agah aydın
    Kars’ta iki bin dört yüz metre yükseklikte bir dağ köyünde, dışarıda dur durak bilmeden esen tipi nedeniyle iyi çekmeyen bacanın etkisinde, teneke sobadan yayılan ve dedemin bir günde içtiği iki paket sigaradan çıkan, damarlı bezemeli ahşap tavanda desen desen şekiller oluşturan dumandan mıdır bilinmez, anneannem dayıma: “Oğul bizim başımız dumanlıdır! Bu Ecevitçilerin, Türkeşçilerin kahvelerine gitme! Dil selamet, baş selamet! Kimsenin eyisine kötüsüne karışma! Nene lazım?” der öyle uğurlardı yiğidini sokaklara…. Yine o günlerde Kızıl Demir lakaplı uzaktan akrabamız R. amcanın kahvehanesini kimliği belirsiz adamlar basmış, kahvehanede yakaladıkları Rus casusu köylüleri enva-i çeşit işkenceden geçirmiş, falakaya yatırmış, söylentiye göre acıları artsın diye yaralarına tuz döküp susuz bırakmışlardı. Köyün yarısı Rus casusu, öteki yarısı Amerikan casusu olduğundan mıdır kim bilir, o günden sonra köylüler birbirileriyle konuşamaz olmuştu.
       Dedemin dediğine göre; bu devirde kimsenin konuşmasına da hacet yoktu. Devlet, bir adamın parkasının yeşil mi, mavi mi oluşundan ya da üst dudağın yukarısına kalemle çizilmiş gibi incecik bıyığından, badem bıyığından, dudakların kenarından aşağıya sarkan  ya da fırça gibi üst dudağı kapatıp dişlere uzanıp çorbayı süzen bıyığından, kimin Rus, kimin Amerikan casusu olduğunu anlardı.
       Öğretmenler, derslerde bile konuşmaz olmuştu. Köydeki bu sessizliği matematik öğretmenimiz D. Bey, ders sırasında, nereden aldığı bilinmeyen bir cesaretle, “tabii sayılar” yerine “doğal sayılar”, “ihtimal” yerine “olasılık” diyerek bozmuş, ama komünizm propagandası yapıyor diye savcıdan gereken uyarıyı almıştı. Matematik öğretmenine nispet olsun diye Sultan Fatih’in posterini okulun koridoruna asarak şeriat propagandası yapan müdür yardımcısına, devlet adaletini göstermeyince, köyün gençleri tarafından gereken yapılmıştı.
       Neyse ki anneannem dayımın yeşil parkasını tezek ateşine ve bıyıklarını keskin bir jilete kurban ederek aileye rahat bir nefes aldırmıştı. Evdeki her bir bireyi çeşitli derecelerde rahatlatan ciğerlere çekilmiş bu dağ havası benim yüreğimde biriken derin acıyı hafifletmemişti.
Okulumuzun müdür yardımcısı A. Bey, yediği dayaktan bir gün sonra karısıyla birlikte kızı Naringül’ü de memleketi Erzurum’un Horasan kazasına göndermiş, kendisi de tayin işlerini halletmek için Ankara’ya gitmişti. Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu başkanı olan, dava arkadaşı, can yoldaşı H. Beyin de yardımlarıyla Erzurum’a atamasını yaptırıp, bakanlıktan elden aldığı tayin yazısıyla köye dönmüş, iki gün sonra da okulla ilişiğini kesmişti. A. Bey, kapı komşumuz olması hasebiyle bize bir ‘allahaısmarladık’ demediği için anneannemin; habersizce Naringül’ü gönderip benden kopardığı için benim; dedemin “yaptığınızı beğendiniz mi, ne halt ettiğinizi bilmiyorsunuz…” diye başlayan nutuklarına maruz bıraktığı için dayımın nefretini kazandı. Narıngül’ün de ondan nefret ettiğini bildiğimden öfkem vicdanı rahat aktı, büyüdü, saldırdı. Küfrettim, beddua ettim, okulun koridorundaki resminin gözlerini bıçakla oyup alnına bıyık yaptım, bıyıklarına kurdele taktım. Yıllar geçtikçe, onu unuttum. Hatta bazen Naringül’ü de unuttum unutmasına ama yüzümde kalan hüzün hiç silinmedi, yüreğimde büyüyen hedefi belirsiz öfke hiç dinlenmedi.  Dayım yanan parkasıyla birlikte arkadaşlarını da kaybetmişti; hatta parkadan sonra evi ısıtmaya devam eden, o güne kadar sekiz bölümünü okuyup arkadaşlarına anlatmadan önce bölüm bölüm bana anlatarak prova yaptığı, geride kalan on altı bölümünü okuyamadığı halde bütün kültürel birikimini borçlu olduğu Georges Politzer’in “Felsefenin Temel İlkeleri” adlı kitabını da!
Dayım, belki de bu acılara katlanabilmek için kendini işe güce vermiş, eve para getiren tek erkek olduğu için de akşam eve geldiğinde türlü çeşit yemeklerle, yemekten sonra sigarasıyla birlikte içsin diye Türk kahvesiyle ödüllendiriliyor, hatta bazen teyzelerimden biri omuzlarına masaj yapıp sırtını çiğniyor neredeyse dedem kadar itibar görüyordu evde. Parkadan ve kitaptan çıkan ateş kırk gün kırk gece evi hamama çevirmiş, geride kalan küller, dayımın her öldürülen, her işkence edilen, her hapse düşen, hangi talihsizliğe kurban gittiği bilinmeyen, göz üstünde ya da altında kaybolan arkadaşlarına yakılamayan ağıtlardan, hiç planlanmayan intikam hayallerinden sonra köylünün devlete ya da Amerikan casuslarına karşı düştüğü dondurucu çaresizlikte anneannemi ısıtmış, kız kardeşimi karnında taşıyan annemi demir eksikliği anemisinden koruyup, babam askerden dönüp pekmezler ballar karaciğerler alana kadar her iki canında damarlarına giden kan olmuştu…
       Yıllar geçmiş ama anneannem hiç değişmemişti. Sabah kahvaltısında yedirdiği yumurtanın üstüne özene bezene hazırladığı ballı sütten içtiğime şahadet edip emin olduktan sonra, dayıma söylediği aynı sözlerle; “Dil selamet, baş selamet! Kimsenin eyisine kötüsüne karışma! Nene lazım?” deyip, beni Cerrahpaşa’ya uğurladığı yıllarda ülkemizde büyük değişiklikler olmuştu.
     Biz her beş yılda bir olduğu gibi bu defa da yeni kıyafetler seçmiştik kendimize.  Artık, parkalar ve bıyıklar değil başka başka kıyafetler, başka başka saç kesim şekilleri konuşur olmuştu. Değişmeyen bir tek şey vardı: kimse konuşmuyor, konuşturulmuyordu. Bir de buna bir yenisi eklenmişti, konuşan kıyafetler yasaklanmıştı…
                                                                                  ***
Agâh Aydın
Bakırköy – 2007