Esasında bu da aşk!
30137 Kere Okundu

esasında bu da aşk, agah aydın, psikiyatrEsasında bu da aşk!             

—————————————————————————————————————————————————————

Birini sevmek anlaşılmaz bir şekilde o birinde, ondan daha fazla bir şeyi sevmektir ve bu, her ilişkide hayal kırıklığı olduğunu doğrular. İşte yalnızca bu kırıklığın kabullenildiği ilişkiler sürer. 

Ve en nihayetinde aşk ciddiyet ve sadakatle öpülmek ister, yoksa geldiği gibi çekip gider! Aşk onu yaşamayanın, yaşayamayacak olanın bilemeyeceği, idrak edemeyeceği bir duygudur ve aslında aşk yoktur diyen de haklıdır! Esasında bu da aşkı arayan aşksız şıpsevdilerin trajik aşklarıdır; hep aynı adamlar, hep aynı kadınlar, hep aynı boşluk!

—————————————————————————————————————————————————————————-

       

Seyri meşguliyet, zevk ile sohbet, vasf-ı hikâyet, izzeti iltifat ile paylarınıza düşeni nasıl ifade etmeli? Kıyameti koparıp canlarınıza eziyet etmeyelim, aklımıza düşen son balçıktan, ilk yalandan, sıra sıra dağlar cesametinde dünya malından, bu malların doyuramadığı gözlerden, ölmeyi unutmuş fanilerden, gündüz gün öğle vakti bir Allah’ın gününden, en başta da yedi tepeli sefilden başlayalım.

Gençlik yıllarında topladıkları fındıkları paraya çevirip büyük şehirlere yerleşerek fırıncılık işine girişen bir grup balıkçı, iki üç sene bu işle meşgul olduktan sonra bu dünyadayken müteahhitlik mertebesine  erişmiş, insanları ev bark sahibi yapıp daha şimdiden cennete adım atmışlardı bile. Yirminci yüzyıl  Türk mimarisinin şahanelerinden olmasa da en önemli ve en büyük temsili olan bu konutlarla, kentin bütün tepelerini zapt etmiş, Konstantinopolis’i  fetheden Sultan Fatih’e inat; sabırla, azimle, uzun süren bir savaşla, yavaş yavaş, tek tek, tepe tepe İstanbul’u tarihinde ilk kez fethetme şerefine erişmiş, çağ kapatıp çağ açmışlardı. Yeni sahipleri kentin adını da Konstantinopolis’le kafiye oluştursun, hem de İstanbul’u imlesin diye iki kere şehir manasında “Şehr-i Polis” olarak değiştirmiş, ancak bu isim resmi kayıtlara geçmemişti.

Malum konutların  yapıldıkları gün başlayan duvar çatlaklarını, kırığını döküğünü, tekmil kusurlarını gizlemenin bütün inceliklerini bilen mahir sıvacılar, türlü türlü yöntemler geliştirmişlerdi. Semtine, yüklenicisine, parasına göre yaptıkları işler, lafazan emlakçıların gösterdikleri hünerle birleşince,  en pimpirikli müşterileri dahi ikna ederdi. Otuz kırk yıl önce ‘kutu gibi ev’ intibası uyandırsın diye kaba sıvanın üstüne ince bir sıva daha atılır ardından perdahlanır, üstüne de boyacılar çatı hizasından giriş kata kadar uzanan, sarı zemin üzerine bir metre genişliğinde kahverengi şeritler atar, bazen de şeritler arasına baklava dilimleri resmedip kurdeleli armağan görünümünde dış cepheler nakşederlerdi. Geçen zamanla edinilen tecrübe, gelişen teknik ve incelen zevkler sayesinde, uzunca bir dönem dış cephe kaplaması olarak mozaik kullanıldı. Genellikle lacivert  zemin –gri de tercih edildiği olurdu- üzerine bordo taşlarla müteahhidin kendisinin ya da babasının ismi yazılır, yanına –Apt. kısaltması konurdu. En iyi olasılıkla bir sonraki depremde yıkılacak şekilde planlanan bu binalar, olur da yıkılmazsa, yapan müteahhit firmaya övünç kaynağı olup yeni müşteriler çeksin, son depremi atlattığını göstersin diye inşaatın bitiş tarihi  eklenirdi. Allah’ın hoşuna gitsin de bed nazar konu komşudan korusun diye apartman girişlerine “Maşallah”, içeri girerken çoluk çocuk besmele çekmeği unutmasın diye de Arap alfabesiyle “Bismillahirrahmanirrahim” yazısı yazılırdı. Zengin muhitlerde, belki de birer ilerici ve entelektüel olarak bilinmek için yüzlerini batıya dönmüş Türk sosyetesi, görgüsüzlük olur kaygısıyla, kimileri de servetlerini borçlu oldukları cumhuriyete nankörlük etmemek için, laiklik ilkesine aykırı düşebilir korkusuyla bu türden yazılardan kaçınır,  bina sahibinin adının yanına, Fransızca olan ‘appartement’ sözcüğünün bu dile en yakın telaffuzuyla yazılmış “……. Apartımanı” tabelası ile yetinirlerdi.

Ne yazık ki birkaç yıl önce hem sıvacılar hem de boyacılar işlerini yarı yarıya kaybetmiş, kaplarken hiçbir hüner gerektirmeyen, üstelik her türden namussuzluğu kolayca kapatabilen, Amerikan malı dış cephe malzemeleri kullanılır olmuştu. Bu kaplama malzemeleri ülkede aklı eren herkese bambaşka ilhamlar vermiş, en başta da müteahhitler bu “gazla” sokakları doğulu görünümünden kurtarıp, batılılaşmış bir kent yaratmışlardı.’

XX. yüzyılın sonunda yazar Gündüz Vassaf, ‘Cehenneme Övgü’ de yaşadığımız çağın evlerini, o evlerdeki sosyal yaşamı; evlerin mimarisinde mekânın kullanımının totaliter olduğuyla açıklar. ‘Örnek dairede’ –tanıtım amacıyla döşenmiş daire- her bölüm, insan bedenini oluşturan organların ihtiyaçları ve kabiliyetleri düşünülerek tasarlanmıştı. Mimar, müteahhitpolitikacının muhayyilesinde zatınız için canlandırdığı bir homunculusu önce kağıda sonrada evin bölümlerine yansıtmıştı. Evin en büyük yeri oturma odasıydı, bu nedenle homunculusun da en büyük parçaları kıçı –oturmak için- ve gözleriydi –camdan bakmak ve televizyon seyretmek suretiyle başka hayatları dikizlemek için-; ikinci en büyük bölüm yatak odasıydı –ki burası eşlerin birbirleriyle karşılaştıkları tek yerdi-  dolayısıyla cinsel organlarda o nispette büyüktü; daha sonra çocukların uyuması için çocuk odası; düşünüp birşeyleri anlamak içinse evin oturulabilir en küçük bölümü olan çalışma odası; yemek yapmak için mutfak; defni hacet ve temizlenmek için banyo… Bir istisna olarak şunu belirteyim ki çalışma odası tıpkı homunculusun beyni gibi kabuklu fındık büyüklüğündeydi ancak bazı aileler bu küçüklüğü ve odanın fonksiyonlarını umursamaz, bu odayı ikinci çocuk odası olarak kullanırlardı. Bu nedenle bu tür ailelerde yatak odasında veya en basitinden televizyon seyrederken “Aman şu patlak gözlü, koca götlü kadında ne bulursun anlamam, Türkiye’nin en güzel mankeniymiş de falan feşmekan” gibisinden bir sataşma, düşünüp problemlere çözüm bulmak için geliştirilmiş çalışma odası da kullanılamaz olduğundan, maazallah, boşanmaya kadar gidebilirdi. Yine de site yönetimi genellikle bunu görmezden gelirdi. Mevzu çocuklar olunca, herkesin yüreği biraz gevşiyor tabii. Ancak bölümlerin başka amaçlarla kullanılması kesin olarak yasaktı. Örneğin, misafir geldiğinde –bu kişi amcanız, halanız, yakın bir arkadaşınız, kocanızın ya da karınızın en yakın arkadaşı bile olsa- “İkiz yatak çok geniş ve yumuşak, orada daha rahat ederiz, oturma odasındaki sandalyeler belimi ağrıtıyor, uzun oturunca kıçımda terliyor, bu eziyeti neden çekelim canım, hadi yatak odasına geçelim?” diyemezsiniz, deseniz bile beyninize yerleştirilen homunculus sizi öyle bir vicdan hesabına tutar ki benim diyen muhasebeci kıçını yırtsa sizi bu işten kurtaramaz. Diyelim ki bundan yırttınız, konu komşu ne der? Ne derse desinler! Peki ya site yönetimi!

Evi satın alalı iki yıl olmuştu. Evlenmeden önce, banki camping, yamaç paraşütü, motor sporları yapabilmek, bilmedikleri ülkelere gidip bilmedikleri meyvelerden tatmak, rahat rahat gece gezmelerine gidebilmek henüz bilmedikleri dünya zevklerinden nasiplerini alabilmek için çocuk yapmamaya karar vermişlerdi, öyle de oldu. Neyi tatmadıklarını, neyi görmediklerini, neyi yapmadıklarını bilmediklerinden mi, yoksa taksitlerin yükünden paraları kalmadığı için mi, kim bilir? Tek tek sekerekten kaldırım taşlarını sayıp işe gidip gelmekten, patates cipsi yiyerek televizyon seyredip, yumurta kırmaktan başka bir şey de yapmamışlardı.

Bora, borçlarının bittiği son ayın son cumartesi günü arkadaşlarını da yanına alıp –belki de o onlara yamanmıştı, bilmiyorum- kutlamalar yapmış, Taksimde ki barların bir kısmının altına bir kısmının da üstüne kusmuş, gecenin sonun da “İspanyoldancingpubfransızınşatobriyanıtürkürocke Bar” da ne idüğü belirsiz bir barmenin hazırladığı “Anındaseksvotkalimonenerjimitsubushi kokteyl” inden kadeh kadeh içmiş, dans etmiş, memleketin ekonomik durumunu sohbet konusu yapmış, turist kızların yanağından makas almıştı.  Gülistan Sitesi’ne döndüğünde onyedi numaralı zilin üstündeki “Naringül-Bora Öztürk” yazısını da okuyamayınca, yanılmış bir yanlışlıkla yedi numarada oturan  Zilli Hayriye’nin ziline basmıştı.  Açılan kapıdan içeri girilip, oturma odasında içilen bir acı kahveden sonra, geçen yıllara aldırmadan dimdik ayakta duran mihrabı ve bedeninin üçte ikisini oluşturan bacaklarıyla, dik göğüslü, kalkık kıçlı komşusu Zilli Hayriye’nin yemyeşil çimlerini görmüştü; kendi balkonlarındakilerden daha kırmızı hatta kırmızıdan da kırmızı  karanfiller görmüştü; yerli seramik şamdanlardaki beyaz mumlardan, şaraplardan, çizgili pijamalardan daha da güzel kristal şamdanlardaki pembe mumların, ithal şarapların, dantelalı geceliklerin, iştahı arttıran Fransız parfümlerinin güzelliklerini görmüştü; öğrencilik yıllarında tek eşliliği savunurken, iş hayatını görünce bizimki gibi az gelişmiş ülkelerde ilerlemenin, kariyerin bazan da başarının, yeteneğin  kan yoluyla geçtiğini, bunun cinsel yolla da bulaşabilecek bir nimet olabileceğini binaenaleyh geliştirmiş olduğu cinsel serbestlik nazariyesinin, düşmüş bir milletin sosyoekonomik  yapısının, kurumlarının, bireylerinin inkişaf etmesinde ilerlemenin, kariyerin hatta kabiliyetin bireyden bireye aktarılmasındaki kolaylık ve hız göz önüne alınınca, cinsel münasebetin yapılacak eylem planının hareket noktası olması gerektiğini düşünmüş, çalışma odasında gördüğü diplomaların, takdir belgelerinin, onur-şan-şeref plaketlerinin altındaki imzalardan, Zilli Hayriye’nin adının önündeki majüskül miniskül harflerin çokluğundan, ileri görüşlülüğünün derinliğini görmüştü; toplumun irili ufaklı sitelerden oluştuğunu, site değiştirmek heveslisi olanların önce kendi tanrıları tarafından kınandığını, bir üst site halkı tarafından hakir görülüp fahişe diye aşağılandığını ancak bunun geçici olduğunu, yapılan fedakârlıklar, çekilen bin bir çeşit acılar neticesinde elde edilen bu bahtiyarlığın, meyvelerini görmüştü; evde neyi aramışsa aradığı yerde bulmuş, daha önce hiç gelmediği halde yüz bin yıldır burada yaşıyormuşçasına alışmışlık duygusuyla, yaşamına kaldığı yerden devam edip bir daha da ne Naringül’e ne de onyedi numaralı daireye dönmemişti. Zilli Hayriye, gelip giden zamanla birlikte onu kendi geçtiği yollardan geçirip, kariyer basamaklarını çıkmasına omuz vermişken; Bora türlü çeşit ziller keşfetmiş, açılan her kapıdan sonra dar, derin, karanlık koridorlardan geçip, yeni yeni ufuklara yelken açmış, bir eli yağda bir eli balda, kanlı canlı konforlu odaların korunaklı dehlizlerinde günü gün etmişti.

*

O kentte:
O kentte insanlar ruh ikizi diye bir heyhula ile karşılaşmak için harcadıkları zamanı kendilerini tamamlamak için kullansalardı, öteki yarıları şimdiye kadar çoktan bulmuş olurdu onları!

O kentte bedenin tüm arzularına yasak koyan, çıkartılarına pis diyen ve onun tüm yalvarmalarına kulak tıkayan insanlar vardı ve akılları başka başka akıllara esir düşmüştü.

O kentte öyle hünerli insanlar yaşardı ki bir kadının topuklarına bakarken memelerini görür, sonrada gördüklerine dayanamayıp o kadınlara tecavüz ederlerdi!

O kentte insanlar duygulanınca bir aydın kadar iki yüzlü davranır, turistleri görünce bir politikacı vicdanı kadar kötü kokarlardı!

O kentte insanlar yalnızca beyinlerine güvenir ve mantık evliliği yaparlardı. Az kullandıkları bir organa bu kadar güvenmeleri şaşırtıcıydı.

O kentte insanlar safça birbirlerine ve kendilerine inanır sonrada kızın para için seviyormuş gibi yaptığını, esas oğlanın da kimi erkeksi hevesleri için kızı oyaladığını öğrenip üzülürlerdi kendi sonlarının böyle olmamasını dileyerek filmin sonunda.

O kentte hep örtülüydü etin sömürüsü, anguslar serbest dolaşıma girmeden evvel. “Temeli” olunca “adalet”, ilelebet “mülktür” artık “et”! Bazan siyasal, bazan dinsel, ama hep örtülü ve vahşiydi erkeğin kara tecavüzü etin beyazına.

Aradan seksen “Yeşilçam Yılı” geçmişti. O kentlilerde geçmeyen tek bir şey vardı; bu esas oğlanlar ve kızlar politikacı kılığına girip de kendilerine para ve et için yaklaşınca o madrabazları yine tanıyamıyorlardı!

 

*

Kuramda:

Günümüz kapitalist söylemini de ve bu söylemin bireyi nasıl yönlendirip yönettiğini de açıklamamız gerekir. Lacan’a göre, “öznelerarasılık iki özne arasında değil, ancak üçüncüye, yani “Öteki”ne göndermenin olduğu yerde olasıdır. İçinde yerleştiğimiz ve çoğu kez de onun tarafından aşıldığımız dil sistemi özneye her zaman için Ötekinden gelir. Aynı şekilde, taşıyıcısı olduğumuz sözcükler Ötekinden gelmekle birlikte, her zaman bir üçüncüye, yani Ötekine seslenmektedir. Öznenin yapısını gösteren bu bakış onun eksikli olması ve bir zamanlar simgesel düzenin konuşan bir varlığı olmak için yitirdiği mutlak doyum nesnesine hiçbir zaman ulaşamayacağı bilgisine ulaştırır bizi. Ö. Soysal’ın Lacan’cı bir bakışla günümüz psikopatolojilerini incelediği yazısından alıntılayarak devam edelim; “Eksikli, tamamlanmamış olmaktan sürekli şikayet eden histerik, Ötekine, yani efendiye (bu bilimsel bilgi olabileceği gibi psikologlar ya da sıklıkla gördüğümüz gibi seksologlar da olabilir) eksikliliğini doyurması ve bölünmüşlüğünü iptal etmesi için seslenmektedir:  “Bana mükemmel olmak için ne yapmam gerektiğini söyle”.  Bu söylem, Lacan’ın da belirttiği gibi, tüm zamanlardan bağımsız olan yani tarihte sürekli var olmuş ve var olacak bir söylemdir. Çünkü bu, öznenin şikayetinde dile gelen bölünmüşlüğünün, tam olamamanın söylemidir. Sosyal bağı düzenleyen ve öznelliğin yapısına tamamiyle ters düşen ikinci söylem ise Lacan tarafindan  “kapitalist söylem” olarak adlandırılmıştır:.. Günümüz tüketim söylemi bireye  “işte, kim olduğunu belirleyen ve istediğin zaman sahip olabileceğin nesne” diye seslenmektedir. Efendinin söyleminde dile gelen öznenin şikayeti kapitalist söylemle birlikte bir cevap bulmaktadır. Fakat, bulduğu bu cevap, ruhsal düzlemde yani “düşlem” düzleminde olmayıp gerçek hayatta nesneyle bulduğu ya da bulduğunu sandığı bir cevaptır. … Günümüz söylemi olan kapitalist söylemde ise üçüncüye; yani yasak olana ve olanaksıza yer yoktur. Zira bu bir olanaksızlık değil, yalnızca zaman sorunudur; öyle  ki kapitalist söylem bugün değilse bile yarın mutlaka doyum nesnenizi üretiyoruz diyerek yanılsamayı korumaktadır. Bireye “Bana sahip olduğun nesneyi söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” şeklinde yönelen bu tüketim söylemi,  doyum nesnesine ulaşamayan özneyi de bulunduğu bunalım içinde tek başına bırakmaktadır. 21. Yüzyıl da kapitalist ekonomiler biteviye tatmin arayan bilinçdışına aracısız mal satmaya kalkınca, insan kendini aynada gördü: bundandır mazisi parlak “insanlık”dan korkmuşluğumuz.

*

Günümüzde insan ve aşk;

Marcel Proust’un aşağıya alıntıladığım metinde aşk ve sevginin izlediği yolun anlatılışında olduğu gibi; insan denen varlığın işlediği tüm kötülüklerin,  sahibine izini kaybettirmiş duygu ve düşünceler olduğunu düşünmek ne kadar sarsıcı değil mi?

‘Sevdiğimiz zaman aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.’

Psikanaliz ise bu tespite şu açıklamayı ekler: insan yavrusu annesinin memesinden ayrılması gerektiği gün bir daha hiç tamamlanmayacak üzere eksilir. Yaşamının geri kalan kısmında ise hiç tamamlanmayacak olan bu eksikliği gidermek için çırpınıp durur.  Daha yaşamının ilk günlerinde bu eksikliğin yasını tutabilenler, ana babalarından bir daha asla ulaşamayacakları bu cennetin yerine başka başka şeyler koymayı öğrenenler; ressam olurlar, yazar olurlar, büyük işler yaparlar, başarılı olurlar, dengeli olurlar, mutlu olurlar, ötekiyle tamamlanabilirler.

İnsan karşısındakinin arzusunu arzular ve nevrotik (yaralı normal) olmasının nedeni budur. Değilse, ya psikotiktir (akıl hastası) ya da ölmüştür.
Bir başka deyişle nevrotik insan, ötekinin meylinin müptelasıdır. Ve dünyanın bütün hekimleri gelse bu müptela iflah olmaz bir berduştur, ötekinin yüreğinde tüneyecek bir sokak arayan!

 

Birini sevmek anlaşılmaz bir şekilde o birinde, ondan daha fazla bir şeyi sevmektir ve bu, her ilişkide hayal kırıklığı olduğunu doğrular. İşte yalnızca bu kırıklığın kabullenildiği ilişkiler sürer. Oysa günümüz kapitalist söylemi Nesneye apayrı bir değer atfedilen günümüz toplumunda, nesneye sahip olduğunuzda her şeye yetebilecek sınırsız bir güç ve her durumdan zevk alınabilecek bir yaşamın olabileceği yanılsaması yaratan bu “öteki”, öznenin yaşamasına olanak sağlayan, eksikli, yasanın garantisi olan, tamamlanmamışlığı ileten gerçek öteki değil tüketim ötekisidir. Bu sahtekâra inanmanın özneye ödettiği bedel, melenkoli ve yalnızlaşma oluyor, olmakta…

 

Ve en nihayetinde aşk ciddiyet ve sadakatle öpülmek ister, yoksa geldiği gibi çekip gider! Aşk onu yaşamayanın, yaşayamayacak olanın bilemeyeceği, idrak edemeyeceği bir duygudur ve aslında aşk yoktur diyen de haklıdır! Esasında bu da aşkı arayan aşksız şıpsevdilerin trajik aşklarıdır; hep aynı adamlar, hep aynı kadınlar, hep aynı boşluk!

***

 

Agâh Aydın

 

Not : Bu yazı daha önce Psikeart  Dergisi’nin -Şıpsevdi temalı- 28. Sayısında (Temmuz Ağustos 2013) yayınlanmıştır.