Gerçek olamayacak kadar güzel şeylerin zevki!
6607 Kere Okundu

                         Gerçek olamayacak kadar güzel şeylerin zevki!agah aydın

                                                  

                                                  Agâh Aydın

 

“Tuhaftır ki; bütün sanatlar çıplak doğarken,

sanatların en genci baştan aşağı giyinik olarak dünyaya geldi.

Söyleyecek bir şeyi olmadan önce her şeyi söyleyebilir oldu”

Virginia Woolf

 

Sinema, kendisinden önce var olan edebiyat, resim, tiyatro, müzik, dans gibi hemen her sanat dalıyla ilişki içinde olsa da edebiyatla daha yoğun bağlar kurmuştur. Roman ile sinemanın anlatı dillerinin farklılığına karşın amaçları aynıdır. Sinemada senaryo oluşturulurken daha önceden yazılmış bir metni, romanı dönüştürmek sık baş vurulan bir yoldur. Bu yazıda Fikrimin İnce Gülü romanından uyarlanan Sarı Mercedes filminden, psikanalitik ve sosyolojik bir bakışla ne anladığımı anlatmaya çalışacağım.

 

Adalet Ağaoğlu romanları, roman türünün ülkemizdeki önemli örneklerindendir. Yazarın ikinci romanı olan Fikrimin İnce Gülü Türk Edebiyatı’nın “ilk yol romanı”dır ( Eronat 2006). Romanda işçi olarak Almanya’ya çalışmaya giden Bayram’ın, Kapıkule’den doğup büyüdüğü yer olan Ballıhisar’a kadar olan yolculuğu anlatılır. Bayram Almanya’da bir otomobil fabrikasında montaj hattında işçi olarak çalışmaktadır. Üç yıl boyunca biriktirdiği paralarla satın aldığı sarı renkli Mercedes marka otomobil (Balkız) ile memlekete dönmektedir. Bayram, amcası tarafından büyütülmüş yoksulluk içinde geçen bir çocukluk yaşamıştır. Tam da o yıllarda köylerine lüks bir otomobille gelen bir politikacıya halkın gösterdiği hürmetten, ilgiden çok etkilenmiş ve bu saygınlığı araba sahibi olmasına bağlamıştır. Artık hayatının amacı bir otomobile sahip olmaktır ve eli iş tutmaya başlayınca da hem amcasını hem de sevdiği kadını (Kezban) yok sayarak evden kaçar. Önce Polatlı ve Ankara’da çeşitli işlerde çalışır ve ardından da Almanya’da çalışmak üzere Türkiye’den göç edip gider. En nihayetinde arzuladığı otomobili alır.

 

Bayram Bulgaristan-Türkiye sınırından rüküş sayılabilecek kıyafetleri ve Mercedes’iyle yurda giriş yaparken, hiç beklemediği ve içine sindiremediği bir muamele ile karşılaşır.  Bir Mercedes sahibi olarak beklediği ilgi ve alakayı gümrük görevlilerinden görmez. Ona sıradan bir gurbetçi gibi davranırlar.

Bayram yol boyunca, pek çok sıkıntı ve zorlukla karşılaşır; Mercedes’inin yıldızının çalınması, stop lambasının camının düşmesi, kazalar, rüşvetçi memurlar… Arabasının her hasarı onu da yaralar ve moralini alt üst eder.
Münih’ten arkadaşı Veli ve ailesi de eski otomobilleriyle gelmektedirler. Yükleri çok fazladır ve bir kısmını alması için yardım isterler, ancak, Bayram Balkız’ını gereksiz yüklerle yıpratmak istemediği için onlara yardım etmez. Bununla da kalmaz, yolda arabalarının kaza yaptığını görmesine rağmen görmezlikten gelir ve ikinci defa arkadaşına yardım etmeden yoluna devam eder. Kazanın sonucunda ne olduğunu arayıp kimseye sormaz. Onun akşam saatlerinde Ballıhisar’a yetişmesi ve kahvenin önünde oturan köylülere hava atması her şeyden daha önemlidir.

 

Almanya’dayken amcasının hasta olduğunu, Kezban’ın ise Beyşehirli bir balıkçıyla evlenmek üzere olduğunu duymuştur. Ne gam! Nasıl olsa Mercedes’ini gördüğünde Kezban ona bir kez daha vurulacak, amcası da onu affedecektir.
Beri yandan yol boyunca anımsadığı  kimi anılar onu rahat bırakmamaktadır. Diyarbakır-Siirt Sıkıyönetim Komutanlığı’ndaki askerliği sırasında yaptığı vicdansızlıklar, üç yıl önce bir memura rüşvet vererek Kezban’ın akrabası olan İbrahim’in sırasını kaparak onun yerine Almanya’ya gitmesi vs. Yine de dönüp dolaşıp iç sesi onu haklı çıkarmaktadır ve zaten köye döner dönmez İbrahim’i kuzu çevirme yemeye götürerek ona da kendini affettirecektir.

 

Daha Ankara’dayken Kezban Bayram’a bir plak hediye etmiştir.

Bu plaktaki şarkı:
“Fikrimin ince gülü

Kalbimin şen bülbülü
Fikrimin ince gülü

Kalbimin şen bülbülü
O gün ki gördüm seni

Yaktın ah yaktın beni…”

Kezban’ın “fikrimin ince gülü” dediği Bayram, ‘fikrinin ince gülü’ otomobiliyle Ballıhisar’a dönerken bu şarkıyı dinlemektedir.

 

Sivrihisar’a çok yaklaşmışken, karşısına çıkan biçerdövere çarpmamak için şarampole yuvarlanır. Mercedes’i artık insan içine çıkamayacak durumdadır. Her şeye rağmen ümidini kaybetmez ve yola devam eder. Ballıhisar yakınlarında karşılaşıp sohbet ettiği çoban, verdiği korkunç haberlerle son noktayı koyar. İbrahim üç yıl önce Bayram’ın yaptığı kalleşliği öğrenmiş ve köylülere anlatmıştır. Kezbân evlenmiş, amcası da ölmüştür.

 

Yedi sekiz saat önce yeni olan Mercedes’i bir hurdadır. Ne Ballıhisar’da ne de Münih’te onu bekleyen kimse yoktur. Köye giden yoldan geri döner ve dört yol ağzında durur. Hiç bir yöne gidecek arzusu kalmamıştır artık!

 

*

 

Roman Sarı Mercedes adıyla yönetmenliğini Tunç Okan’ın yaptığı Türk-Fransız-Alman ortak yapımı bir filmle 1992 yılında beyaz perdeye uyarlanmıştır. Film 29. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden “En iyi yönetmen”, “En iyi kurgu”, “En iyi ikinci film” ödüllerini; 5. Ankara Film Festivali’nden “En iyi erkek oyuncu” (İlyas Salman) ödülünü; 1992′ de Kültür Bakanlığı’ndan “Sinema Başarı” ödülünü; 7. Adana Altın Koza Kültür Sanat Festivali’nden de “En İyi Müzik” ödülünü kazanmıştır.

 

Fakat senaryonun romandan kopuk olduğunu düşünen yazar Adalet Ağaoğlu, bir röportajında film ve filmin yönetmeni için; “Hiç sevmedim filmi. Herkesin sandığı gibi yönetmen romanımı adım adım izlemediği için değil, tam tersine, adım adım izleyip de kendisi hiçbir yaratıcılık göstermediği için. Adam hem romanı adım adım izliyor, hem de yazarın dünyaya bakışını siliyor, onun anti-militer tavrını yok ediyor. Bayram’ı Bayram yapan şeylerin en önemlileri yok edilince, orada herkesi gıdıklayan bir (Almanya İşçisi) kalmış” diyerek hoşnutsuzluğunu dile getirmiştir (Eronat 2006). Yazar ve yönetmen arasındaki anlaşmazlık/tartışma konusu bu yazının kapsamı dışında olmasına karşın filmin nasıl yorumlanacağı konusunda farklı bakışların olabileceği açısından önemlidir. Romanı kimi yazarlar Türk romanının temel sorunsalı olan batılılaşma bağlamında ele alırken; militer devlet yapısı, yozlaşmış bürokrasi, halka yabancılaşmış yöneticiler ya da sanayileşmenin Anadolu köylüsü üzerindeki etkileri şeklinde üst başlıklarla yorumlayanlar da olmuştur. Örneğin, Bezirci, roman hakkında şöyle der; “Anadolu köylüsünün Avrupa’ya gidip, ilim, irfan ve görgü kazanmış olarak döneceğini sananlara kafasında hâlâ ‘uygarlık eğitimi veren bir Batı dünyası’ hayalini yaşatanlara, köylüye ve köylünün bugünkü çürümüş, bozulmuş, değişmiş toplumsal ve moral düzenine yaslanarak bir şeyler yapabileceğini sanan kişilere de bilinçli bir cevap niteliği taşıyor” (Bezirci 1997). Bezirci’ye göre yazar, Bayram’ın kişiliğinde Almanya’ya gidip “gurbet ellerde emeğini maddeye çevire çevire sonunda hem insanlığa, hem de yetiştiği topluma yabancılaşan, Anadolu insanının dramatik yaşam öyküsünü mizahî yergilerle” anlatmaktadır.

 

Filmi yorumlayabilmek için hem yazarın vurguladığı militer devlet yapısı, ülkedeki ekonomik ve politik tercihler, hem de senaristin/yönetmenin filmde öne çıkardığını düşündüğüm birey, arzu ve ‘arzu nesnesi’nin birlikte ele alınması gerektiğine inanıyorum.

 

Mevzuya insan yavrusunun insanlaşma süreci, öznenin kuruluşu bağlamında baktığımızda; ‘gereksinim’, ‘talep’ ve ‘arzu’ kavramlarını hatırlayıp açıklamamız, filmin baş karakterinin (Bayram) ruh halini, bir ‘arzu nesnesi’ olarak otomobiliyle kurduğu ilişkiyi anlamak açısından zorunlu ve önemli bir noktadır. Gereksinim (need) insan yavrunun salt süte olan ihtiyacı gibi hayatta kalabilmek, yaşamını sürdürebilmek için gerekli olan biyolojik bir işlevdir. Bu doyum yaşantısının ardından bebek, bu yaşantısını bir nesneyle ilişkisine değin imge/algı ile ilişkilendirmeye başlar. İlk doyumdan sonra, dürtü süreci artık saf bir ‘gereksinme’ (need) değildir. Doyumun bellekteki temsiliyle bağlantılı bir gereksinmedir. Bebek, doyumun tekrarı için talep eder. Talep her zaman formüle edilerek ötekilere yöneltilir. Yani nesnesi vardır. Talep (demand), gereksiniminin annesi tarafından ilk giderilişinin (doyumun) hemen ardından gelen, nesneye (örneğin süt) ve ötesinde sevgiye (annenin sesi, yumuşaklığı, sıcaklığı vs.) olan taleptir. Arzu(desire)‘nun ise gerçeklikte nesnesi yoktur ve Lacan tarafından; “Arzu, içsel olarak hiçbir gerçek nesneyle doldurulamayacak “eksik” le bağlantılı olduğundan, dürtünün nesnesi, ancak metonimik (displacement) olarak arzu nesnesi yerine geçer” şeklinde tanımlanmaktadır.

Yani insan yavrusu, gereksinimlerini doyuran Öteki’nin arzusunun biricik nesnesi olmayı arzular (Kaptanoğlu 2011). Bir başka deyişle  “Arzu, her zaman Ötekinin arzusunun arzusu olarak yapılanmıştır” (**) ve tam da bu nedenle gerçeklikte onu mutlak anlamda doyuracak, tatmine ulaştıracak bir nesne yoktur.

 

Bayram cimriliği, çalışkanlığı ve kurnazlığını çağın ve liberal ekonomilerin bencillik, vefasızlık, ‘başarıya giden her yol mubahtır’ ahlâk anlayışıyla taçlandırmış ve ona saygınlık, bir başka deyişle ‘ölümsüzlük’ü getirecek “arzu nesnesi”ne (otomobiline) kavuşmuştur. Ancak pek çok kişinin yaşadığı gibi o da büyük bir başarıyı yakaladıktan sonra bu başarısını sabote etmiştir; yola yalnız çıkarak, arkadaşıyla yardımlaşmayarak, hiç dinlenmeden saatlerce araba kullanarak…

 

Başarı bir şekilde ölümsüzlük fikrini temsil eder ve ruhun ölümsüzlüğünü somut olarak göstermesi açısından önemlidir. Bir başarının elde edilmesi, kişinin ölümsüzlük isteğini, ölümsüzlüğü kavramsallaştırmasını gösterdiği kadar, toplumun bu konudaki fikirlerini ve beklentilerini de ifade eder ve karşılar.

Freud’a göre, insanlar genellikle engellenme yaşadıklarında, hayati önemde bir gereksinimin ya da arzunun gerçekleşmemesinin yol açtığı hayal kırıklığının getirdiği acıyı yaşarken, arzuları gerçekleştiğinde de mutsuzlaşıp, acı çekebilirler (***). Birincisinde yaşamdan, dış dünyadan kaynaklanan engeller, ikincisinde ise bilinçdışı, içsel bir engel kişiye mutlu olma izni vermez. Büyük bir başarı ve/veya yaratıcılık, bir bakıma tanrıyla rekabet anlamına geldiğinden, nevrotik insan, tanrıyla –ve onun temsilcisi olarak anne-baba figürleriyle- rekabet etmekten kaynaklanan şiddetli suçluluk duyguları yaşar.

 

Konuşan (Ödipal) bir hayvan olarak insan yavrusunu mutlak bir hazza, mutluluğa ulaştıracak gerçek bir nesne yoktur. Olsa bile bu nesnenin vereceği ölçüsüz zevkle zevklenmeyi istemez, kaldı ki istese bile bu zevki sürdürmeyi beceremez.

 

Örneğin para, şöhret veya sanatsal değer taşıyan büyük bir eserin yaratılmasından sonra sanatçılarda sıklıkla görülen ruhsal çöküntü ve yorgunluk durumları bununla ilgilidir. Pek çok yazarın suçluluk duygusunun ve eseri yaratmak için kullandığı ruhsal enerjinin açtığı gedik yüzünden, eserini daha tamamlayamadan, bazen de tamamladıktan sonra bütün gücünü kaybettiği ya da belli bir süre yeni eser üretememesi sık karşılaşılan durumlardır. Kimi kişiler ise filmin baş rol oyuncusu Bayram gibi, başarısını “sakarlıklar”, “kazalar” daha doğru ifadeyle bir çeşit bilinçdışı sürçmeye kurban ederler. Örneğin, Dört Düğün Bir Cenaze filmi 1994’te vizyona girdiğinde sinema tarihinin en çok kâr eden İngiliz filmi oldu ve Oscar ödülüne aday gösterildi. Filmin başrol oyuncusu Hugh Grant çok sayıda prestijli ödül kazandı ve Amerikan sinema şirketi Castle Rock Entertainment’la anlaşma imzalayarak, onu bir dünya starı olmaya götüren Dokuz Ay’da başrol oynadı. Ama filmin gösterime girmesinden tam iki buçuk hafta önce, seksi sevgilisi Elizabeth Hurley nedeniyle pek çok erkeğin kıskandığı Hugh Grant, 60 dolar karşılığında Divine Brown adlı hayat kadınıyla kamusal alanda ahlaka aykırı davranışları nedeniyle gözaltına alındı. Psikoterapist Brett Kahr 2013’te yazdığı kitapta (Life Lessons From Freud) gayet sevimli, çekici, terbiyeli görünen Hugh Grant’ın bir hayat kadınıyla yakalanıp ilişkisini, geçim kaynağını ve şöhretini tehlikeye atmasını, insanın kendi başarısını baltalamasının bir örneği olarak gösterdi.

 

Bayram’ın Sarı Mercedes’e sahip  olması, kendisi için “too good to be true” (gerçek olamayacak kadar güzel)’dir. Freud’un deyimiyle ‘yazgının insana bu kadar güzel bir şey bahşetmiş olması kabul edilemez’. Bayram’da tıpkı başarı karşısında yıkılanlarda olduğu gibi bir suçluluk ya da aşağılık duygusu ile karşılaşırız. Bayram hemşerilerinin, İbrahim’in, daha da önemlisi amcasının (baba yerine) Ford marka otomobilinden dolayı hürmet ettiği, gıptayla baktıkları ‘saygın’ politikacıdan daha başarılı olmuştur. Mercedes marka bir otomobil (Fallus göstereni)  sahibi olmuş olmanın bilinç düzeyinde yaşattığı mutluluğa ‘Büyük Öteki’ ile rekabetin getirdiği bilinçdışı suçluluk duygusunun gölgesi düşmüştür. Bu bilinçdışı suçluluğun yerini bilinç düzeyinde yol boyunca Bayram’ın geçmişte yaptığı hileleri, vefasızlıkları nasıl affettireceğiyle ilgili kurduğu planlar, geliştirdiği stratejiler ve ödeyeceği kefaretleri bir ‘iç ses’ olarak ya da geçmiş anıların hatırlanması olarak hem romanda, hem de film de belirgin, anlaşılır bir anlatımla yansıtıldığını söyleyebilirim.

 

Başta da belirttiğim gibi bir başarının elde edilmesi, kişinin ölümsüzlük isteğini, ölümsüzlüğü kavramsallaştırmasını gösterir ve bu kavramsallaştırma, yani neyin başarı (‘arzu nesnesi’) ya da başarısızlık olduğu kişinin kendi içsel süreçleriyle birlikte, yaşadığı tarihi dönemin hakim ideolojik anlayışına da bağlıdır.

 

Her simgesel düzenleme gibi, kapitalist söylem de kendi psikopatolojilerini üretmektedir (Soysal 2006). (Lacan, L’envers de la psychanalyse (1969–1970) adlı seminerinde, efendinin söyleminden yola çıkarak histeriğin söylemi, bilimsel söylem ve analitik söylem olmak üzere toplam 4 söylem belirlemiş ve daha sonra bunlara beşinci olarak  kapitalist söylemi eklemiştir.) Başka bir deyimle ‘semptom’ hakim toplumsal söylemden bağımsız değildir ve her zaman bir üçüncüyü içerir.

 

Film çok partili döneme geçişle birlikte Demokrat Parti ve Adalet Partisi hükümetlerinin icraatlarıyla ekonomik liberalizmin yeni yeni kök salmaya, palazlanmaya başladığı 1970’li yılların Türkiye’sinde geçmektedir. Filmde Bayram’ın etkilendiği ve değişmeye, yozlaşmaya başladığı, zihninin bulandığı olay da; köye Ford marka bir otomobille gelen Adalet Partisi yöneticisine köylülerin gösterdiği abartılı saygıdan çok etkilenmesi, saygı görmek için lüks bir otomobil sahibi olmak gerektiğine kendini inandırmasıdır.

 

Bu yanıyla o dönem Türkiye’si, 19. Yüzyıl Avrupa’sına benzetilebilir: zengin mahallelerinin ve işçi semtlerinin belirginleşmeye başladığı, hem bürokrasiye hem de yatırım sektörlerine egemen olan açıklanması zor istikrarsızlıklar, kısa sürede çok büyük paralar kazanmak ya da kaybetmenin mümkün göründüğü, yeni gelişmekte olan her kapitalist ekonomide olduğu gibi başarının gizlerle sarmalanan şansa bağlı olduğunun sanıldığı/varsayıldığı yıllar… Sanayileşme ve kent yaşamı her geçen gün insanların yanlızlaşmasını, toplumsal bağlarının zayıflamasını, yaşadıkları topluma ve kendilerine yabancılaşmalarını hızlandırmıştı. Perakende ticaret ve mağazalar, aktif bir alış-veriş alanı olarak kamusal alanın yerini aldı. Toplu taşımacılık ne zevk için yapılıyordu ne de izlenen yol sosyal sınıfları kaynaştırıyordu; işçileri iş yerlerine ve mağazalara götürmek içindi (Sennett R 2010).

 

Tocqueville, endüstriyel toplum insanını şöyle anlatır:

“Kendi içine kapanmış her insan, bütün öteki insanların kaderlerine ilgisiz bir yabancı gibi davranır. O insan için tüm insan türü, çocukları ve yakın arkadaşlarından oluşur. Hemşerileriyle ilişkilerine gelince, aralarına katılır ama onları görmez; dokunur ama onları hissetmez; yalnız kendi başına ve kendisi için vardır. Ve bu şartlarda kafasında bir aile mefhumu kalmışsa bile artık bir toplum mefhumu yoktur.”

Kapitalist söylem biteviye tatmin arayan insana, satınalınabilir nesneler üzerinden sınırsız özgürlük, zevk ve doyumu vadetti. Oysa mutluluk gibi özgürlük de ötekinin zevkidir ve bu nedenle her ikisini de mutlak olarak yaşayamayacak olandır insan. Serge Lesourd, ‘ekonomik liberalizmin hakim söylemi psikanalizin ilk dersini iyi aklında tutmuştur’ der ve ekler; ‘Tatmin bütün insani yaşamın bencil amacıdır. Ama ilkinden ayrılmaz olan ikinci dersi unutmuştur: Her zevk, toplumsal grup bağını korumak için, ancak sınırlı ve tamamlanmamış olabilir.’ Bireye “Bana sahip olduğun nesneyi söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” şeklinde yönelen bu tüketim söylemi,  doyum nesnesine ulaşamayan özneyi de bulunduğu bunalım içinde tek başına bırakmaktadır (Soysal 2006).  Nesnesine ulaşıldığında içinde hep bir kırıklık, kırgınlık barındıran, gerçek bir nesnesi olmayan bir arzudur ‘mutlak mutluluk’! Göreli bir mutluluğun sürekliliği ise, işte yalnızca bu kırıklığa, kırgınlıklara katlanabilenlerin sahip olabileceği bir hazinedir.

Bayram Mercedes’i hurdaya dönünce köye giden yoldan geri döner ve dört yol ağzında durur. Bütün toplumsal grup bağları kopmuştur. Her insan gibi o da eksikliğini, tamamlanmamışlığını bilmek, ‘olabilmek’ için durmaksızın Ötekinin kalbinde tüneyecek bir yer; vaatte bulunacak, onu yeniden arzulamaya itecek bir ‘üçüncü’yü arar… Bulduğu cevap ise onu hep yeniden yeniden arzulamaya iten, eksikliğini ileten bir Öteki değil, mutlak doyumu vadeden tüketim söylemi, yani nesnedir. O nesne ise Bayram’da yeni bir arzuyu oluşturmak bir yana, artık geçici, anlık zevkleri bile veremeyecek bir hurdadır. Hiç bir yöne gidecek arzusu kalmamıştır artık!

 

Şimdi veya daha sonra gidebileceği, göç edeceği hiç bir kent Bayram’a zevk vermeyecektir. Çünkü gitmek, göç etmek bir yanıyla yaralı geçmişten kurtulmak, yeni bir “aile romansı” yaratabilmek zevkidir. Oysa Bayram’ın ne bekleyeni, ne de terk edip gideceği bir kimsesi yoktur, bir Sarı Mercedes’ten başka!

 

Yaşam ideal ilişkiye ulaşma arzusunun her seferinde oluşturacağı eksikle malül ve mamüldür. Bu nedenle daima ikamelerle, semptomlarla, düşlemlerle ve hayal kırıklığıyla ilerler.

 

Tüketim söylemi ilişkiyi bir nesnenin, hayal kırıklığını doyum vaadinin ardına gizler. Anda kalamayan çağ insanı ise iyi gömülmemiş bir ölünün hortlaması gibi her anını saplantıyla fotoğraflayıp saniye saniye yaşayabiliyor ancak! Herkes herkese benziyor artık! Tokyolular, Londralılar, İstanbullular bir örnek giyiniyor, bir örnek spor yapıyor. Giderek tekleşip azalıyoruz! İnsanların zevkleri, kültürleri, bedenleri ve hatta ruhları bile aynılaştı; adaleler şişik, sinirler gergin! Sanırsın özgürlük üniforma giymiş! Artık her şey sezonluk; kitaplar, filmler, aşklar, dostluklar, iyiler, kötüler… iktidar her değiştiğinde değişen katiller ve başarılar bile! Ve artık hakikatlerin tek düşmanı olan unutkanlık dışında her şeyin kullanım süresi kısaldı; her gün bir yenisine başlanan bağımlılıkların bile…

 

Artık her şey ‘gerçek olamayacak kadar güzel’, herkes bir Öteki’ne ulaşamayacak kadar yalnız!

 

 

 

 

Dip Notlar:

 

*      Woolf  V (1950), “The Captain’s Death Bed”, Çev. Meltem Ahıska (1995). “Kaptanın Ölüm Döşeği”.

 

**    J. Lacan

 

*** Freud’u okurken bir paradoksmuş gibi görünen bu karşıtlık Lacan’ın jouissance (zevk/keyif/hazdaki huzursuzluk) kavramıyla daha anlaşılır, kavranabilir hale gelmiştir. Freud’da haz, bir tatmin ve rahatlama duygusuyla birlikte anılırken, jouissance (zevk/keyif), ilksel eksiğin (anneden koparılmış olmanın) giderilmesi arzusunun imkansız tatminidir. Cem Kaptanoğlu, Lacan çeviri-yorumunda bu noktayı şöyle açıklar: “Haz, ruhsal dengeyi kurmaya korumaya yöneliktir, jouissance ise bu dengeyi daima bozarak ‘haz ilkesinin ötesine geçer’. Acıda, ölümde, semptomların sürdürülmesinde bulunduğu farz edilen paradoksal haz, aslında haz değil jouissance’dır.

 

Kaynaklar:

 

  • Eronat K (2006), Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü Romanı Üzerine Bir Değerlendirme, İzinsiz gösteri, 2006, Sayı 103.
  • Bezirci A (1997), Seçme Romanlar, 1. Bas., Evrensel Yay., İst. 1997, s. 365
  • Kaptanoğlu C (2011), Destekleyici Psikoterapi Eğitici Eğitimi, Ders Notları, Ankara.
  • Soysal Ö (2006), Günümüz Psikopatolojilerine Günümüz Söylemi Bağlamında Lacancı Bir Bakış, Psikanaliz Yazıları, sayı 12, 2006, s. 87-96.
  • Sennett R (2010), Kamusal İnsanın Çöküşü, Ayrıntı, 2010.                                                                                                                    Not: Bu yazı Psikeart dergisinde yayınlanmıştır.