Kayıp Balık Nemo’nun İzinde, Ailenin Nefret Haritası
7224 Kere Okundu

Kayıp Balık Nemo’nun İzinde, Ailenin Nefret Haritası       –    Agâh Aydın

kayıp balık nemo, agah aydın

 

Kayıp Balık Nemo (İngilizce özgün adı: Finding Nemo), ABD’de 2003’te gösterime giren, dünya genelinde 2003 yılının en yüksek gişe hasılatını elde eden (936.000.000 $), DVD’si 2006 yılı itibariyle tüm zamanların en çok satanı olan (40 milyon kopya), En İyi Animasyon Filmi Akademi Ödülü’nü de kazanan, senaryosunu Andrew Stanton’un yazıp yönettiği, Pixar’a (Walt Disney Pictures, Pixar Animation Studios) ait bir animasyon filmidir.

 

Film bir palyaço balığı olan Marlin’in; karısıyla (Coral) birlikte yaşayıp çocuklarını büyütecekleri, nezih bir semtte aldığı lüks pembe renkli evin (anemon) harika manzarasını seyrederken; tanıştıkları günü, anılarını, geleceği, çocukları konuştukları ‘romantik’ bir sahne ile başlıyor. Bu sahne seyredeceğiniz filmin belgesel niteliğinde bir yapım olmadığının, mevzunun kadın erkek ilişkileri ve aileye ilişkin olduğunun da bir kanıtı gibidir.

 

Pek çok Hollywood filminde olduğu gibi ödipal bir anlatıya dönüştürülen bu aile dramasında da işlenen kadın, erkek veya ikisi arasındaki ilişkilerin, ailenin çözümlenmesi ve en nihayetinde filmin neden bu kadar ilgi gördüğünün anlaşılması; gerisindeki ideolojiyi yok sayarak, iktidar ilişkilerinin dışında tutarak anlamak mümkün değildir.

 

Palyaço balıklarının gerçekte nasıl ürediklerini hatırlayarak başlayalım. Palyaço balıkları evleri bildikleri anemonun (denizşakayığı / denizgülü) zehirli kollarına sığınarak yaşamlarını koloni halinde sürdüren deniz canlılarıdır. Grubun lideri erkeğine göre daha iri ve güçlü olan dişidir ve bu dişi tektir. Grup içinde en büyük olan ikinci balık erkektir ama aslında o da tektir, çünkü diğerleri üreme yeteneğine sahip olmayan, üreyemeyen küçük erkek balıklardır.

Yani kolonide tek bir baskın dişi, onun kadar olmasa da bir baskın erkek ve birçok küçük balık bulunur. Eğer dişiye bir şey olursa baskın erkek dişiye dönüşür (bir daha erkeğe dönüşememek üzere) ve diğer pasif erkeklerden en baskını sürünün baskın erkeği olur ve döngü devam eder.

Palyaço balıkları, anemona çok yakın bir kaya veya deniz kabuğuna dişi olanın dizdiği yumurtaları erkek olanın döllemesi ile ürerler. Dişi palyaço balığı, yumurtaları koruyabilmek için anemonun içinde değil de çevresinde dolaşır, devriye gezer. Yavruları koruyan, kollayan dişi palyaço balığıdır.

 

Filmin ilk sahnesinde Marlin aldığı (bulduğu) ev, gücü, kuvveti, aileyi nasıl koruyacağı, gelecek hakkında verdiği garantilerle Coral’ı etkilemeye çalışırken; Coral bütün bunlara, bu kadar lükse gerek yoktu diyerek gözünün lükste, parada olmadığını, asıl kaygısının da olacak çocukları ve onların sağlıklı olmaları ve eğitimleri olduğunu, huzurlu ve mutlu bir yaşamdan başka bir şey istemediğini anlatmaya çalışmaktadır. Coral koruyan kollayan bir ‘anne’nin bluzunu, Marlin ise iktidarı, gücü kuvveti temsil eden ‘büyük öteki’nin ceketini giymiştir artık! Tüm izleyici dişisi daha kuvvetli baskın olan palyaço balıklarını değil, kendi anne babasını seyrettiğini bilmeden bilmektedir.

 

400 kadar yumurtaları vardır. Coral çocuklarından birinin adının Nemo olmasını istemektedir. Fakat işler umulduğu gibi olmaz ve Coral yumurtaları korumak için etrafı kolaçan ederken, bir kılıç balığının saldırısına uğrar ve tam bir trajedi yaşanır. Evin güvenli ortamından uzak olduğu ve Marlin’in dışardaki tehlikelerle ilgili saldığı korkuyu çok da ciddiye almadığı için belki de Coral hayatını kaybetmiş ve biri dışında yumurtaların hepsi kaybolmuştur.

 

Marlin, eşinin hatırasına saygı gereği, yeni doğan çocuklarının adını Nemo koyar. Ancak Nemo, dünyaya geldiğinde kas ve sinir gelişimi yetersiz, tıpkı bir İnsan yavrusu gibi eksik doğmuştur. İç yakan o saldırı sırasında yumurtanın gördüğü hasardan dolayı sağ yüzgeci güçsüz, küçük ve yetersizdir.

 

Marlin, karısının zamansız ölümü ve yüzgecinin küçük olması nedeniyle küçük oğlu Nemo için fazla kaygılanmaktadır. Ancak Nemo’nun da kendi başına hareket etmesi gerektiği zamanlar gelmiştir ve deniz altı dünyasının okuluna gidip, eğitim görmek zorundadır. Okulun ilk günü, Marlin, Nemo’yu okula götürmek için hazırlamak bir yana, zamanında uyanamamıştır bile (Dişisi ölünce tam bir dişiye dönüşen palyaço balığı gibi değil, erkek egemen bir toplumda yaşayan, ev işlerini ve çocuk bakımını kadının üstlendiği, asla dişileşemeyen, daha doğrusu bu rolü daha baştan reddeden bir erkek gibidir). Neyse ki Nemo’yu sevmektedir ve Nemo onu uyandırınca telaş içinde okula götürmüş, nelerden uzak durması gerektiğini, okyanusa açılmamasını, sözünden çıkarsa korkunç şeyler olabileceği konusunda da uyarmıştır.

 

Maalesef Nemo babasının sözünü dinlemedi!

Okulda arkadaşları ile tehlikeli sulara açılarak oynadıkları bir oyun sırasında babası arkasından bağırarak geri çağırmasına rağmen Nemo bu emre karşı gelmiştir.

Nemo sinirlenerek, -Baba senden nefret ediyorum!- diye bağırdıktan ve istediğimi yaparım, sen karışamazsın gibi bir şeyler söyledikten kısa bir süre sonra gözden kaybolmuştur.

 

Filmde Marlin oğlunu bulmak için çıktığı yolda risk almayı, Nemo da geri dönmek için verdiği büyük mücadele sırasında başının çaresine bakmayı öğrenir.

 

Filmin sonunda elbette Nemo bulunacaktır. Ancak tam da bu noktada öykü, baba otoritesinin darma duman edilmesi ve ardından da yeniden tesis edilmesi gibi sinsi bir alt metni ele vermeye başlar. Nemo ve arkadaşlarının oyun oynadıkları yer bir teknenin altıdır. Su altı incelemesi yapan amatör dalgıçlar fotoğraf çekmekte, ilginç buldukları, beğendikleri balıkları da akvaryumlarına koyup seyretmek için toplamaktadırlar.

 

Nemo da artık bir diş hekiminin kliniğindeki akvaryumda diğer balıklarla yaşamaktadır. Ancak söz konusu diş hekimi Nemo’yu, balıkları naylon torbalara koyup öldürmekten zevk alan bir çocuğa hediye etmeyi düşünmektedir. Nemo ve arkadaşları bunu bilmekte ve kaçma planları yapmaktadırlar. Bu kaçış girişimi çok tehlikelidir ve Nemo ilk kaçma girişiminde ölümle burun buruna gelmiştir. Neyse ki diş hekimi son anda çocuğun niyetini anlamış ve Nemo’yu koruyabilmek için Nemo’nun içinde olduğu torbayı çocuğa vermemiştir.

 

Babasının ne kadar haklı olduğu –adeta paternal süperego gazabının cisimleştiği- bu olaylar neticesinde hem izleyici hem Nemo tarafından iyice kanıksanmaktadır. Benzer bir durum Nemo’yu aramak için çıktığı yolculukta Marlin’in ve yolda tanıştığı Dory’nin başına da gelmektedir. Köpek balıklarıyla karşılaştıkları sırada Dory Marlin’in sözünden çıktığı için kafasını çarpar ve burnu kanar. Kan kokusunu alan köpek balıklarından biri iyice azgınlaşır ve saldırmaya başlar. Neyse ki otçul köpek balığı olmak için büyük çaba içindeki diğer köpek balıkları tarafından saldırgan köpek balığı sakinleştirilerek, balık yemesinin iyi bir davranış olmadığına ikna ederler.

 

Dory sevecen, neşeli, güler yüzlü, yardım sever, anaç, şefkatli ama unutkan, saf ve biraz da aptal bir kadındır. Ancak her nedense Nemo’yu bulma yolunda en önemli ve cesur adımları o atmasına rağmen bu iki kişilik arama ekibinin lideri Marlin’dir. Diş hekiminin düşürdüğü dalgıç gözlüğünün arkasındaki ismi ve adresi o okumuştur. Unutkanlığına rağmen defalarca tekrarlayarak adresi aklında tutmuştur. Adresin bulunabilmesi için yapılan tarifleri o almıştır, yolda kurduğu dostluklarla işleri kolaylaştıran o olmuştur, Marlin’in oğlunu bulmak için millerce yüzdüğü, köpek balıklarıyla savaştığı ve daha pek çok zorlukla başa çıktığı, kısacası ‘oğlu için her tehlikeyi göze alan baba’ efsanesinin oluşmasını, yayılmasını o sağlamıştır… Ancak bu konu da hiç konuşmamış, belki de unutkanlığından olacak kendinin herhangi bir konuda haklı olduğunu Marlin’e bir defa bile hatırlatmamış, diretmemiştir. Diğer taraftan Marlin her zorluğu büyük ölçüde kendisinin aştığına inan biridir ve Dory’nin uysallığı, tatlı dilliliği (kadınlık örtüsü) yüzünden onu yanında tutuyor gibidir. İzleyicinin de Marlin’in de bildiği ama bildiklerini bilmedikleri gibi: “Kadınlık, erkeklerde kastrasyon kaygısını uyandırmamak için kadınların kendilerini donattıkları örtüdür.”(Cournut-Janin 2012)

 

Palyaço balığından farklı olarak insan yavrusunda cinsellik, sosyal çevrenin belirlediği bir işlev veya kişisel bir tercih değildir. İnsanların filme bu kadar çok ilgi göstermesinin nedeni elbette anlatılanın ‘insan’ oluşuydu. Öznenin ve bilinçdışının kuruluşu, kültürün yasakladığı cinsel arzuların bastırılması ile gerçekleşir. Başka bir deyişle özne, bilinçdışına bastırılmış cinsel arzularıyla, bu arzuların içselleştirilmiş nesne ilişkileri* yoluyla cinsel ve konuşan bir varlık olarak kurulur. Anne ve çocuk arasında yaşanan “bir”lik duygusunun üzerine, üçüncünün (‘annenin arzu nesnesi’** / ‘Babanın Adı’) gölgesi düşer ve böylece bu ikili ilişkiye üçüncü dahil olmuş olur (Ödip karmaşası). Çocuk için bu dönemde ikinci öteki (annenin arzu nesnesi olarak baba) birinci öteki (anne, bakım veren) ile arasına girmeye, onu elinde almaya çalışan, öfke duyulan ama dışarda kalan, korkulan, kızılan, belki de nefret edilen bir rakiptir sadece. Çocuk (hem kız hem erkek çocuk için) ne yazık ki annenin istediği, eksik olduğu şey (Fallus), onun dışında, onun ötesinde bir nesnedir ve kendisinin anne için “fallus olma” durumu yalnızca bir illüzyondan ibarettir! O annenin gözü dışarda, bir üçüncüdedir. O (fallusun sahibi), annenin yüzüyle, sesiyle, gözüyle onayladığı, aklındaki düşünceyle yasasını tanıdığı “sembolik babadır”. Çocuk için baba artık “rakip fallus” değil, annenin arzu nesnesi olan fallusun sahibidir. ‘Simgesel baba’nın anne-çocuk-fallus ilişkilerine ‘doyumun yasaklanması’ ile dahil olması (babalık işlevi / İğdiş), yani, sembolik gösteren olarak baba (‘Babanın Hayırı’ / ‘Name-of-the-Father’), yasakları diğer bir deyişle yasayı cisimleştirir. Erkek çocuk, fallusa sahip olduğu sanılan babayla, kız çocuk ise fallusun nerede olduğunu ve almak için nereye gitmesi gerektiğini (sahip olan birisine) bilen anne ile özdeşleşir. Böylece, cinsiyet farklılığının simgesel düzendeki karşılığı olarak özne kurulmuş olur.

Fallus ya da tamlığı/eksiksizliği imleyen, atıflarla donatılmış/işaretlenmiş bir ‘pipi’, bir organ değildir, olmayan, hep aranan nesnedir! Ne var ki İğdişle birlikte kültürün kancasına takılan hem kız hem de erkek çocuk için penisin “simgesel düzen içinde her iki cinsiyet tarafından yatırımlanıp, fallus olmasına, yani yoksunluk göstereni, var olma eksikliği göstereni, ama aynı zamanda arzu göstereni, anlam taşıma göstereni de olmasına, dolayısıyla simgesel yasa göstereni”**** olması biyolojik farklılığın getirdiği bir zorunluluktur.

“Simgesel, Kültür, Gerçek’teki kökensel eksiklik ve eksik/tam diyalektiğinin temsillerini, kadın ve erkeğin bedenlerinde işaretler. Freud ve Lacan penisi fallus göstereni yapanın ona içkin üstünlük olduğunu iddia etmezler, o kültürün atıflarıyla kurulur. Hatta “eksik” olarak simgeselleştirilen kadınsı (feminine) olmak, hakikati, yani varlıktaki eksikliği veya kökensel yarığı, çatlağı fark etmek açısından daha elverişli bir konum iken, erkeksi (masculine)’lik, temel fantezisi hayatın çatlağını penisiyle doldurmak olan trajikomik bir öznellik konumudur. Erkeksi olmak, olmayan bir nesneye (fallusa) sahipmiş gibi rol yapmayı, yani daha çok erkek olma çabasını gerektiren trajikomik bir gösteriyi zorunlu kılar.” (Kaptanoğlu 2010-1)

 

Olma arzusundaki erkeklik eksikliğini gizlemek, tammış gibi, varmış gibi yapmak zorunda hissettiği için fantezisine hapsolmuştur; eksik olduğunu kabul etme pozisyonundaki kadınlık ise simgesel düzene teslim olmadığı için yokluğuyla vardır. Büyük insanlık ‘Dişilin reddi’ üzerine kuruludur ve tam da bu nedenle kültür, olma arzusunun doyurulması yolunda kadınlığa yalnızca maskeler takarak denemeler yapma şansını verir. Aksini düşünmek ‘Büyük Öteki’nin iktidarsızlığını ortaya koyar ki teklif dahi edilemez.

 

Aile mitini görmezden gelip doğrudan toplumsal gerçekliğe bakamayız. Zizek, yapmamız gereken şeyin aile mitini içerden çökertmek olduğu ve bu uğurda verilen mücadelenin en önemli kanıtıda Kafka’nın babasına yazdığı mektuptur, der (Zizek 2012).

 

Erkek egemen bir toplumda “baba”nın hemen hiçbir beklentisini gerçekleştir(e)meyen, iyi bir iş sahibi olmamış, evlenmemiş, hastalıklı bir oğulun, Franz Kafka’nın, babası Hermann Kafka’ya yukarıda anlattığım kurmacanın ve benzerlerinin içine sinsice sızdırılan ideolojinin aile mitini deşifre eden mektuplarının toplandığı ‘Babaya Mektup’ kitabından bir kaç pasaj paylaşarak kendi adıma bu mücadeledeki ilk adımımı atmış olayım.

 

“Sakin bir ilişkinin imkânsızlığı, aslında son derecede doğal bir sonuca daha yol açtı: Konuşmayı unuttum. Belki zaten büyük bir hatip olmayacaktım, ama insanların sıradan akıcı konuşmasına hâkim olabilirdim. Ama sen daha çok küçükken sözü bana yasakladın, “Tek bir itiraz yok!” tehdidi ve yanı sıra kalkan el, o zamandan beri bırakmıyor peşimi. … Senin birini yakalamak üzere bağırarak masanın çevresinde koşturman, yakalamayı besbelli hiç istemediğin halde, istermiş gibi davranman ve annemin o kişiyi sözümona kurtarması da korkunç gelirdi. Bir kez daha hayatını senin lütfun sayesinde kurtardığını sanırdı çocuk ve bu hayatı senin hak edilmemiş bir armağanın olarak sürdürürdü. … Annemin bana karşı davranışlarındaki iyiliğin sınırsız olduğu doğru, ama tüm bunlar benim açımdan seninle ilişkiliydi, yani iyi bir ilişki içinde değildi. Annem bilincine varmadan avdaki sürücülerin rolünü üstlenmişti. Senin eğitimin, herhangi beklenmedik bir durumda bende inat, isteksizlik ya da nefret doğurarak kendi ayaklarım üzerinde durmamı sağlayabilecekken, annem akıllıca konuşarak (çocuğun karmaşası içinde benim için aklın timsaliydi o), ricacı olarak durumu dengeliyordu ve ben yeniden, belki her ikimizin de yararına kırıp çıkabileceğim tuzağına yeniden sürülüyordum. Ya da sahici bir barışma olmuyordu, annem beni yalnızca senden gizli koruyordu, bana gizlice bir şey veriyor, bir izin çıkarıyordu, sonunda ben senin karşında yine aydınlıktan korkan yaratık, o sahtekâr, kendi hiçliği yüzünden hakkı olarak gördüğü şeyi bile ancak dolambaçlı yollardan elde edebilen suçlu kişi oluyordum. Tabii zamanla kendi görüşüme göre de hakkım olmayan bu yolları aramaya alıştım. Bu da yine benim suçluluk bilincimin derinleşmesi anlamına geliyordu. Ayrıca Kafka’ya özgü olanı, kadınlarda dışa vurulduğu sürece, asla fazla beğenmemiş olmalısın.”   Franz Kafka (Kafka 2008)

 

Son söz, son soru:

Nefretin kitabı sinsice sızdırılan bir ideolojinin nezaretinde, erkek egemen bir kültürün dayatması ile ailede yazılır.

İster kadında olsun ister erkekte, erkeksi pozisyon, ona eksikliğini çağrıştıran her nesneye karşı nefret duymaya mahkûmdur. Peki, insan küçük gördüğü, nefret ettiği birini sevebilir mi?

 

Notlar:

*“İd, bastırılmış, yoğun bir şekilde saldırgan ya da cinselleştirilmiş olan içselleştirilmiş nesne ilişkilerinden oluşur.” Otto Kernberg

**“Arzu, her zaman Ötekinin arzusunun arzusu olarak yapılanmıştır.” Jacques Lacan

*** Julia Kristeva

Kaynaklar:

1.Cournut-Janin M (2012) Kadınlığın örtüsü altında: Kadınsı ve Kadınlık (Çev: Özge Soysal, Murat Erşen). Bağlam Yayıncılık, 116-135.

2.Kaptanoğlu C (2010) “Karanlık Kıta” Olarak Kadınlık. Psikeart, sayı:9, 40-49.

3.Zizek S (2012) İdeolojinin Aile Miti (Çev: Mine Yıldırım). Encore Yayınları.

4.Kafka F (2008) Babaya Mektup (Çev: Cemal Ener). Can Yayınları.