Muamma: Sırrın sırrını yazan kitap
2962 Kere Okundu

AU3_6906Muamma: Sırrın sırrını yazan kitap

Agâh Aydın

—————————————————————————————————————————————————————

Vakitlerden bir vakit öyle insanlar gelecekmiş ki yemeden yiyecek, yürümeden yürüyecek, dokunmadan sevişecek, düşünmeden bileceklermiş. Daha yetenekli, daha akıllı ve hep genç kalacaklarmış. Olanakların sınırsız, vaktin sonsuz olduğunu sanacaklarmış. Daha doğrusu düşünmeyecek, hayatın bir sürü son içerdiğini akıllarına getirmeyeceklermiş. Bildikleri, yaptıkları, inandıkları, yaşayacakları her şeyi, hatta sırrın sırrını “O Kitap”tan öğreneceklermiş. Ölmeden ölmeyecek ama hiç yaşamayacaklarmış.

O kitabın sırrı ve “O Kitap”da yazan sırrın sırrı nedir?

—————————————————————————————————————————————————————————-

Âşık* edebiyatında muamma çözümlemek belli bir geleneğe bağlıdır ve kimi ritüelleri vardır. Hikâyeler, şiirler yazmak/söylemek, atışma ve nihayetinde muhatabı olan âşığı mat etmek önemli ise de ‘muamma asmak’ ve ‘muamma indirmek’ âşığın şöhretini arttıran, âşıklıktaki kudretini gösteren bir beceridir.

 

Muamma asmak isteyen âşık, şehirde âşıkların uğrak yeri olan bir kahvehaneye gider ve muammasını duvara asar. Cevabını ise kapalı bir zarf içerisinde kahveciye teslim eder. Diğer âşıklar da bu muammayı çözümlemeye çalışlar. Bazı muammalar, çözümlenemez ve günlerce duvarda kalır. Bu durumda muammayı asan âşık cevabı verir. Muammanın çözüleceği gün muamma asan âşık, bir gazel okuduktan sonra muammasını çözen birinin olup olmadığını şiirle sorar. Muammayı çözmek isteyen âşık ise bir fasıldan sonra muammanın cevabını manzum olarak verir. Bu cevap, önceden kahveciye teslim edilen zarf içerisindeki cevapla karşılaştırılır. Eğer ikisi birbirine uyuyorsa muamma duvardan indirilir. Muamma tepsisine konan bahşişler ise ya muammayı çözen âşığın kendi ile çırağı arasında ya da orada bulunan tüm âşıklar bunları paylaşırlar. (1)

….

Çaylarımızdan bir yudum alıp biz de muammamızı Psikeart’ın duvarına asalım.

 

Askıdaki muamma: Vakitlerden bir vakit öyle insanlar gelecekmiş ki; yemeden yiyecek, yürümeden yürüyecek, dokunmadan sevişecek, düşünmeden bileceklermiş. Daha yetenekli, daha akıllı ve hep genç kalacaklarmış. Olanakların sınırsız, vaktin sonsuz olduğunu sanacaklarmış. Daha doğrusu düşünmeyecek, hayatın bir sürü son içerdiğini akıllarına getirmeyeceklermiş. Bildikleri, yaptıkları, inandıkları, yaşayacakları her şeyi, hatta sırrın sırrını “O Kitap”tan öğreneceklermiş. Ölmeden ölmeyecek ama hiç yaşamayacaklarmış.O kitabın sırrı ve “O Kitap”da yazan sırrın sırrı nedir?

Madem konuya âşık edebiyatı geleneği ile başladık, sırrın sırrını çözümlemeye de bir halk ozanını (Doğu Anadolu Bölgesi’nde, İran’da ve Kuzey Kafkasya’da haklı bir üne sahip olan Çıldır’lı Âşık Şenlik’i) tanıtarak onun üstünden âşık olmanın sırlarını hatırlayıp daha sonra da kendi muammamızı çözümlemeye devam edelim.

Asıl adı Hasan olan Âşık Şenlik mektep medrese görmemiş, okuma yazma bilmeyen, av tutkusu olan bir gençtir. Henüz l4 yaşında iken babasının tüfeğini alıp ördek avına çıkar. Pusuda av beklerken uykuya dalar. İkinci gün akşamına kadar burada kalır. Hasan’ın eve dönmediğini gören babası, köy halkı ile birlikte oğlunu aramaya başlar. Baygın bir halde buldukları Hasan yaşadığı âlemden uyandığına pişman bir halde, etrafına toplananları süzer. Köy imamının ne olduğunu, niçin konuşmadığını sorması üzerine o güne kadar âşıklıkla ilgisi olmayan Hasan:

 

Rüya-yı âlemde yattığım yerde

Neçe yüzmin hayal güşuma geldi

Üğbe üğ cismime saldı bir ateş

Sevdiğim salatım düşuma geldi

Yığılın ahbaplar yaren yoldaşlar

Bir sağalmaz derde düştüm bu gece

Hikmet-i pîr ile âb-ı zülalden

Kevser bulağından içtim bu gece

Kudret mektebinde verdiler dersi

Zahirde göründü arş ile kürsi

Hıfzımda zapt oldu Arabî Farsî

Lügat-i imrani seçtim bu gece

 

Okuduğu şiirlerle Hasan, bu rüyalar âleminde, pîr elinden bade içerek hem sevdiği salatına olan aşkını, hem de şairlik kudretini bulduğunu anlatmaktadır. Ayrıca ilahi kudretten Arapça, Farsça ve İmran (İbrani) dilini öğrendiğini, Tanrı’nın cemalini gördüğünü haber verir. Bu günden sonra da Hasan, Âşık Şenlik adı ile bilinip tanınmaya başlar. (2)

 

Âşık edebiyatında âşık olmak için inanışa göre ya usta yanında yetişmek ya da mutlaka “pîr” elinden bade içmek, bir veliyi, peygamberi rüyasında görmek ya da konuşmak daha doğrusu birinden el almak gerekir.

 

Bu inanış âşığın dinleyicisi/takipçisi için de geçerlidir.

 

 

Yazdıklarına/ürettiklerine kaynak olarak ilham** geldi (pek çok yazarın/sanatçının geldiğini söyledikleri ama nereden geldiğini, gelenin ne menem bir şey olduğunu söylemedikleri şey, esin), ilham perisi fısıldadı gibi ilahi olanı imâ eden günümüz sanatçıları; “pîr” elinden bade içerek, rüya görerek âşık olma mertebesine yükselen âşıklarla aynı şeyi söylemiş olmuyorlar mı? Bu açıklamalara inan âşıkların dinleyicisi ile günümüz okuru da aynı şeye inanmış olmuyor mu?

Konu sadece sanatçı ile değil sanatçı, eser ve takipçisi arasındaki ilişkiyle ilgilidir. O halde bu üçü arasındaki ilişkiye daha yakından bakarak yolumuza devam edelim.

Eser ile yazar arasındaki ilişki açısından; günümüzde edebiyat eleştirisinde yaratıcı kişinin iç dünyasının bilinmesinin yapıtın anlaşılması açısından taşıdığı önemi dile getiren, dolayısıyla yazarın edebiyat eleştirisindeki önemini vurgulayan yaklaşımların arttığını yazmaktalar, eleştirmenler. Yaratıcı kişinin iç dünyasının bilinmesinin yapıtın anlaşılması açısından taşıdığı önem yadsınamaz; nitekim çağdaş eleştiri kuramlarında, yazarın yanı sıra okuyucu da yapıtın bir unsuru olarak algılanmakta, yapıt kendi başına bir nesne olmaktan çok, bu iki öznel varlık arasındaki alışverişin gerçekleştiği alan olarak değerlendirilmektedir. Kamuoyunda yazarın hayatının öğrenilmesine yönelik  büyük bir ilgi olmuştur hep. 19. Yüzyılda doruk noktasına ulaşan bu popüler merakın, edebiyat eserinin yazarın kişiliğinin bir parçası olduğunu savunan Romantik edebiyat anlayışı tarafından da beslenmiştir. (3)

20. yüzyılın belki de en önemli edebiyat eleştirisi “yeni eleştiricilik” akımı temsilcileri yapıtın kavranması için sanatçının anlaşılması gerektiği yolundaki görüşleri geçersiz saymış, yapıtı anlamak için yazarın kişiliğinin ve hayatının bilinmesinin gerekmediği, yapıtın kendisiyle başlayıp sona eren bir nesne olduğu savunulmuştur. (3,4)  Buna karşın Freud’un geliştirdiği psikanaliz kuramı ise sanatçının yaşam öyküsünün hem biyografik verilerden, hem de ürettiği yapıtlardan yola çıkılarak yeniden kurgulanmasını ve yine bu kurgudan yararlanılarak eserlerinin tekrar yorumlanmasını hedefleyen “psikobiyografi” türünün doğmasına yol açmıştır. Psikanaliz hem okuyucunun hem de yazarın zihnindeki yaratıcı süreçlerin eserle ilişkisini ortaya koyarak eleştiri tarihinde bir çığır açmıştır. Diğer taraftan son iki yüz yıldır her türden okuyucunun yazarlara ilgisi ve merakı olduğunu da biliyoruz. Edebiyat eleştirmeni O. Cebeci; bu merakı günümüz ses ve sahne sanatçılarına duyulan ilgiye benzetmektedir: “Hem popüler kitap okuyucularının, hem de sofistike okuyucuların ilgi merkezinde bulunan yazarların ayrıcalıklı konumu, 20. Yüzyılın ilk yarısına dek sürmüştür. Gelişen iletişim ve ulaşım araçları ve sinema-TV ile birlikte yazarın toplumsal yeri değişmiş, ona olan ilgi ve tanınırlığı azalmıştır. Ancak bilge ve saygın bir kişilik olarak kabul görmeye devam etmekte, ayrıcalıklı bir statünün insanı olma konumunu sürdürmektedir. Yazarın statüsünde bir değişiklik meydana gelmiş ancak bir statü insanı olma özelliğini kaybetmemiştir. Bu statü, sanatçıyla/yazarla “sıradan insanın” kategorik anlamda farklı varlıklar oldukları yolundaki bir toplumsal kabule dayanmaktadır. Toplum çok çeşitli gereksinmelere karşılık veren yaratıcı kişilerin sıradan insan olmadıklarını, belirli bir toplumsal görevi yerine getirdiklerini ve bu nedenle de, diğer insanlardan farklı bir muameleye hak kazandıklarını kabul etmiş görünmektedir.” (5)

Yani yazara bir tanrısallık atfetmektedir okur. Diğer taraftan, yazarın hayat hikâyesi eskiden kıssa veya menkıbelerle aktarılan kahraman ve ermişin yaşam öyküsü ile de büyük benzerlikler taşır. Günümüzde de yukarıda sözü edilen temel izleklerin hala geçerli olduğunu, hem yazara yönelik toplumsal algının, hem de yazarın kendisine ilişkin kavrayışının ana hatlarıyla fazla değişmediğini görüyoruz. Birçok yazarın/sanatçının “biz sanatçılar” diye başlayan cümleleri, temelde bir statü grubu oluşturma, kendilerine ilişkin algının şekillenmesinde bilerek ya da bilmeyerek “imajlarını kurarken ”kullandıkları motiflerdir. Bazen de okurlarının onlara yüklediği bir misyonun etkisiyle, biraz da kategorik açıdan “sıradan insan”dan ayrılma heves ve iddiasıyla, tanrısal bir seçime işaret ederek yaşam öykülerini kurarlar.

Birkaç örnek verirsek, yazarların hemen hepsinin yaşam öykülerinde yukarıda bahsettiğimiz çerçevede benzer motiflerin olduğunu görebiliriz. Yaşar Kemal’in kendisi hakkında anlattıkları ve biyografisinin ana hatlarını Cebeci’den aktarırsak “Yaşar Kemal çok küçük yaşlardan itibaren yoksul bir çevrede büyümüş daha çok küçük bir yaştan itibaren ‘hikâye anlatmaya’ başlamış ve yedi-sekiz yaşlarından itibaren çevresinde bir hikâyeci olarak kabul edilmiştir. Hayata yoksul bir köylü çocuğu olarak başlayan Yaşar Kemal bugünkü konumuna bütün maddi engelleri aşarak ulaşmış ve büyük bir romancı olarak edebiyat tarihinde ki yerini almıştır.” Yazarın biyografik özellikleri ve Türk Edebiyatındaki yeri düşünüldüğünde herhangi bir eğitime dayanmayan yeteneğiyle, Tanrısal esinle yazan bir yazar statü grubuna mensup olduğu ve bu grubun ortalama insandan nitelik farkıyla ayrıldığı söylenebilir. Benzer şekilde (sıra dışılığı açısından) rivayet edilir ki zamanını eğlence ve kumar oynayarak geçiren  Dostoyevski, sırf kumar borcunu ödeyebilmek için İnsancıklar gibi çok özel bir romanı yalnızca bir gecede -eline kalem almadan- odanın içinde volta atarken söylediklerini kaydeden sekreterine yazdırmıştır. (Kumarbaz adlı romanını ise yirmi beş günde.)

Yazar biyografilerindeki bu sıra dışı öykülerin çokluğu elbette yukarıda bahsettiğimiz kendini ilahi bir güce dayandırma, Tanrısal seçim ve yazdıklarının ilhamla-ilahi olanla ilişkilendirilmesidir.

Yukarıda bahsettiğim psikobiyografi türü, okura yeni bir zenginleşme olanağı sunmuştur. Psikobiyografi, elbette bir biyografi yazarlığı değildir. Eğer öyle olsaydı spekülasyon, sansasyon, karalama ve skandal yaratma araçlarından başka bir şey olamazdı. Yazarın yapıtı üzerinden gidilerek kullanılan biçim, olay ve anlam katlarının çözümlenerek yazarın bilinç dışı motivasyonlarının, savunma mekanizmalarının psikanalitik kavramlarla ya da bunlar hiç kullanılmadan (gizli psikanalitik eleştiri) anlam katlarının sökülmesi, bir başka deyişle yapıtın ana temasına, özüne ulaşmaya hizmet eder.

Yapıtla bağı gösterilmeksizin gerçek/gerçek dışı biyografik hikâyelerin edebiyat eleştirisinde bir karşılığı yoktur.

Toplum tarafından kahramanlaştırılan kişi kategorik açıdan sıradan insandan ayrılmakta ve Tanrısal esinle donatılan, insani hatalardan arınmış olarak görülmek istenmekte, arzulanmakta, öyleymiş gibi varsayılmaktadır. Bu gruba kahramanlar, ermişler, sanatçılar ve dolayısı ile yazarlarda girer. Bu tutum okurun/izleyicinin o sanatçı/kahraman ile arasında oluşabilecek “ego kıskançlığı”nı da önlemiş olmaktadır. “Onun yaptıklarını ben yapamıyorum çünkü o, benim gibi bir insan değil! O üstün yetenekli bir Tanrı!” “Ve Tanrılar insanlar gibi dünyevi kaygılar taşımaz, ölümden korkmaz, gelecek kaygısı taşımaz, dar zamanlarda büyük işler yapar, paraya şöhrete önem vermez… Böyle bir okur elbette “çok satmak”, “çok kazanmak”, “beğenilmek” gibi insani “zaaf”ları olan, bilboardlarda sergilenmek üzere poz veren “kahraman”ına öfkelenecek, teşhirci diyecek ya da tam bir inkâra girişip “benim yazarım” böyle şey yapmaz diyerek yayıncıya veryansın edecektir. Elbette burada yayıncı ya da yazara değil okurun kafasında yer eden mitik Tanrı’nın hata yaptığını, daha doğrusu bu Tanırının hiç var olmadığına, okurun yanılsamasına, onun yaptığı “yüceltme”nin nasıl gerçeğe tosladığına vurgu yapmak istiyorum. Çünkü yazar baştan beri insandı; okurunun bu inanışına engel olmayıp, hatta desteklese de…

Her otoriter rejim anonim düşünüşü aşıp kendi bireyliğini ya da daha doğru bir deyişle toplumsal değil bireysel bilinçliliğini ortaya koyan sanatsal üretimi kontrol altında tutmak ister. Yazar (sanatçı/kahraman/ermiş), yapıtı ve duruşuyla hakim ideolojiye/otoriteye/Tanrıya bir alternatif oluşturur ve bir çeşit Tanrı/Tanrı temsilcisi gibi algılanır.  Ayrıca bu yazarlar bir Tanrı’nın buyruğunu ya da iktidar ideolojisini değil, kendi ürettiklerini okurlarına sunmalarından dolayı okurun bir anlamda zihninin yaratıcısı olmuş olurlar. Başkalarının zihnini yaratma ve onun bir parçası olup içinde yaşama, yazar açısından “ölümsüzlük miti”nin de yaşamdaki karşılığıdır. Bu bir putlaşma ve karşı uçta ise taraftarlaşma riski doğurur. Rank’ın sanatçının kim olduğu sorusuna verdiği cevap şu şekilde özetlenebilir: Döneminin ölümsüzlük kavramına ilişkin egemen ideolojisini kabul etmeyen ya da etmek istemeyen bir kişidir. Bunun nedeni, söz konusu ideolojinin kendisininkinden farklı olmasından başka, sanatçının bu ideolojiye kolektif olması dolayısıyla karşı çıkmasıdır. Çünkü sanatçı bireysel ölümsüzlük fikrinin ardındadır, kolektif ölümsüzlük fikri ilgisini çekmemektedir. Sanatçı kolektif ideolojiyi kendi bireysel yaratıcılığını ifade etmek için kullanır ve bu bireysel ideolojiyi insanlığa yeni bir kolektif ideoloji olarak sunar. Burada, Freud’un sanatçının izleyiciyi etkilemesinin ardındaki nedenin, yapıtını oluşturmasında etken olan duygudaki bencilliğini, gizlemeyi başarması olduğunu söylediğini de belirtelim. Yani sanatçı kendi bireysel duygusunu toplum için hissedilmiş bir şey olarak öne sürmektedir. (5)

Sonuç olarak, sanat yapıtının karşılığı olarak şöhret, toplumun sanatçı tarafından kendisine yapılan katkıya verdiği karşılıktır. Rank’a göre şöhret denilen şey, sanatçının dil aracılığıyla ortak belleğe ve bu belleğin ifadesi olan kayıtlara geçmesi, kuşaklar boyunca var olmaya devam etmesi anlamına gelir. Bu bilişten hareketle şunu söyleyebiliriz sanırım; yazar kendi aile romansını yeniden yeniden senaryolaştırırken, bilinç dışı fantezisinin, bireysel ölümsüzlük mitinin peşinden koşmaktadır, tıpkı yazarının “Tanrı” olmadığı gerçeği ile karşılaşan, düş kırıklığına uğramış okur gibi; hep yeniden, yeniden asla ulaşılamayacak olan “gerçek” in düşüyle bir fantezinin peşi sıra…

Yani hem sanatçı/kahraman/âşık, hem de takipçileri/okurları/dinleyicileri açısından “fantezi” hep aynıydı; sanatçının sıradan insan olmadığına/farklı olduğuna inanma arzusu ve gereksinimi… Ancak günümüzde bir fark daha var; yapım şirketleri, yayıncılar, satıcılar…

Örneğin yayıncı açısından bakıldığında mesele daha başka bir hal alır. Çünkü günümüz kapitalist söylemini ve bu söylemin bireyi nasıl yönlendirip yönettiğini de açıklamamız gerekir. Lacan’a göre, öznelerarasılık iki özne arasında değil, ancak üçüncüye, yani “Öteki”ne göndermenin olduğu yerde olasıdır. İçinde yerleştiğimiz ve çoğu kez de onun tarafından aşıldığımız dil sistemi özneye her zaman için Ötekinden gelir. Aynı şekilde, taşıyıcısı olduğumuz sözcükler Ötekinden gelmekle birlikte, her zaman bir üçüncüye, yani Ötekine seslenmektedir. (6)

Giderek kapitalistleşen yayıncı, yayımladığı kitabın kapağına: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.”*** cümlesini basarak “müşterisine”, “Bu kitabı alırsan, mutlu olacak, zevk alacak, eğlenecek, arzu ettiğin her şeye ulaşmanın yollarını öğreneceksin” mesajını vermektedir, büyük olasılıkla! Nesneye apayrı bir değer atfedilen günümüz toplumunda, nesneye sahip olduğunuzda her şeye yetebilecek sınırsız bir güç ve her durumdan zevk alınabilecek bir yaşamın olabileceği yanılsaması yaratan bu “öteki”, öznenin yaşamasına olanak sağlayan, eksikli, yasanın garantisi olan, tamamlanmamışlığı ileten gerçek öteki değil tüketim ötekisidir. Bu sahtekâra inanmanın özneye ödettiği bedel, melankoli ve yalnızlaşma oluyor…

Muammanın çözümlemesi:

Sır kitap:

Herhangi bir kişisel gelişim kitabı olabilir, çünkü hepsi bunu hak ediyor bence…

Kitabın sırrı:

“Herşey herşey oldu” gerçek belirsizleşti  birden… Madde oldu Tanrı, Tanrı oldu madde… Lacan ve Zizek ile el ele okuyor;  koro oluyor şair bağırıyor şiirini;  “Dene çekirdek fiziği unutturur ikindini…”

Sırrın sırrı:

Tanrı öldü! Yaşasın Amerikan Doları ve ona giden her yol!

21. yüzyılda kapitalist ekonomiler biteviye tatmin arayan bilinçdışına aracısız mal satmaya kalkınca, insan kendini aynada gördü: bundandır mazisi parlak “insanlık”dan korkmuşluğumuz.

Muammamızı askıdan indirelim ve son söz SergeLesourd’un olsun:

Ekonomik liberalizmin hakim söylemi psikanalizin ilk dersini iyi aklında tutmuştur: Tatmin bütün insani yaşamın bencil amacıdır. Ama ilkinden ayrılmaz olan ikinci dersi unutmuştur: Her zevk, toplumsal grup bağını korumak için, ancak sınırlı ve tamamlanmamış olabilir.”

 *Halk ozanı (TDK Büyük Türkçe Sözlüğü).

**İlham: Tanrı’nın, peygamberlerin yüreğine doldurduğu tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler, Esin (TDK – Büyük Türkçe Sözlük).

***Kanımca Yeni Hayat romanının bu cümle ile tanıtılması ve satılması Orhan Pamuk’a yapılmış bir haksızlık, en hafifinden bir talihsizlik olmuştur.

Kaynaklar:

  1. Fırat University Journal of Social Science, H. İçel, Cilt: 19, 2009, Sayı: 1, Sayfa: 23, In Poem of Çıldırlı Âşık Şenlik Folk Culture’s Elements)
  2. Ensar Aslan, Çıldırlı Âşık Şenlik, Hayatı Şiirleri Karşılaşmaları Hikâyeleri, 2.bas. Diyarbakır l992: 27-28.
  3. Eagleton, Edebiyat Kuramı, Ayrıntı Yayınları.
  4. Dünden Bugünden Edebiyat Dergisi, 6. Sayı (Mayıs-Haziran 2012), s.17-20
  5. Oğuz Cebeci, Psikanalitik Edebiyat Kuramı, İthaki Yayınları.
  6. Özge Soysal, Günümüz Psikopatolojilerine ……

Not : Bu yazı daha önce Psikeart  Dergisi’nin – SIR temalı- 39. Sayısında yayınlanmıştır.