Mutluluk: “Beyaz uykusuz uzakta”
9304 Kere Okundu

 

Agah Aydın | Psikeart

Agah Aydın | Psikeart

Mutluluk: “Beyaz uykusuz uzakta”  – Agâh Aydın

 “Benim yüreğime üç mesele kor
Biri hasret biri vuslat biri dert” M. Ş.

 

—————————————————————————————— 

Kendi yetersizliğini kabullenip eksiğini sahiplenmeye cesareti olanların, bir başka deyişle, kendine bakmaktan korkmayanların yaşayabileceği bir mutsuzluktur mutluluk.

—————————————————————————————— 

Âşık Nuri’nin, hiç duymadığım sesi ve hiç görmediğim yüzüne rağmen üzerimde yarattığı tuhaf ve bazen de acı veren yanı, benimle aynı köyde doğması, aynı çayırlarda oynayıp, donmuş Çıldır Gölü’nün üzerinden Arap atlarının çektiği kızaklarla geçerken çocukluk anıları biriktirmemiz ya da kendisinin ve karısının adlarının belirsiz çağrışımlarıyla ilgiliydi belki de, kim bilir!

 

Âşık Nuri’nin serencamı yenilir yutulur, unutulabilir cinsten bir acı değildir.

Bu hikâye atlıların günümüzden daha çok olduğu, ama savaşçı oldukları zamanlardan ise yakın, sadece telefon olmayan memleketlerde haberci oldukları, bazen de kızak çekip, yük taşımak için kullanıldıkları bir dönemde geçiyor. Yani öyle bir zamandı ki bu atların, atlıların gelip gittiğini rüyanızda değil, gerçek yaşamın içinde görürseniz muradınız olur ya da olmazdı.

 

Nuri, Âşık Kasım’ın büyük oğlu, Âşık Şenlik’in ise torunudur. Küçük yaşta âşıklığa başlamış büyük bir kabiliyettir. İrtical kuvveti ve türkü söylemeğe yeteneği ile tanınmış, güzel makam sahibi, makamların anası olarak bilinen yetenekli bir saz şairidir. Daha on beş yaşındayken, düğmelerini çözerse yanarım dediği Terlan’a aşık olmuş, yanarsam da yanayım diyerek ömrünün sonuna kadar onun için yelkensiz pervane olma sözünü vermiştir. Adı Zeycan bir kızları, adı Asuman bir oğulları olmuştur…

 

Terlan’la evlenmeden bir yıl önce peydah olmuş, öksürünce tavuk kanı kadar kan akıttığı bir de hastalığı vardır. Ali Bülbül doktor, iyileşmesi için Nuri’ye, saz çalıp türkü söylemeyi bırakmasını ve asla limon yememesini, bir de akciğerdeki mikropları öldürsün diye içebildiği kadar tütün içmesini tembihlemiştir. Çok bilmiş meraklılar için şunu ekleyeyim; o günlerde modern tıp erbabı tütün dumanının akciğerdeki havayollarını temizleyerek apse oluşumunu engellediğini ve hatta olanı da iyileştirildiğini bilimsel çalışmalara ve hekimlerin tecrübe ettikleri tedavilere dayanarak anlamış, -daha sonra aksini iddia eden kendini bilmez boş kafalar çıksa da- bu bilgi ile çok kişinin dünyaya düşürdüğü gölgenin süresini uzatmışlardır.

 

Nuri’nin yolu Ali Bülbül ile görüştükten beş yıl sonra yine Ankara’ya düşer. Bu defa iş başkadır. Ankara, uluslararası bir temaşa için Kars’ı, halkın zengin kültürünü anlatabilecek, tanıtabilecek, türküler icra edecek bölgeyi temsilen Avrupalıların ağzını açık bırakacak bir ozan göndermelerini istemiştir valilikten. Ozanlar diyarı Kars’ta böyle bir seçim yapmak zor olsa da Kuzey Kafkasya’nın gelmiş geçmiş en büyük ozanının torunu olması, yeteneği ve makam bilmesi hasebiyle daha on dokuz yaşında olmasına rağmen Nuri gönderilmiştir Ankara’ya. Durumun gereği ve gelecek olan kişi yıldırım telgrafla Ankara’ya bildirilmiş, tren istasyonundaki manyetolu telefonla da iş sağlama alınmıştır. Nuri, dört gün süren tren yolcuğunun ardından şehirde geçirdiği ikinci günde istemeden de olsa tesadüfen Ali Bülbül’le karşılaşmış, ancak utana sıkıla saz çalıp türkü söylediğini ondan gizlemeye çalışmıştır. Ne var ki tereciye tere satmak olmaz, Âşık Nuri’nin koyduğu yasağa uymadığını ilim irfan sahibi doktor şak diye anlamıştır… Ankara’da kaldığı süre içinde bol bol saz çalıp türkü söylediğinden midir bilinmez hastalığı giderek ağırlaşmıştır. Ali Bülbül bu duruma daha fazla izin vermez, derhal hastaneye yatması için emir verir ve tedavisine başlar. Hastanede yattığı günler uzadıkça uzar ve o günlerde yetmiş altı yaşında olan babasından bir mektup gelir, gelen mektupla gözlerine, yattığı yatağı göle çevirecek göz yaşları; aklına on sekiz yaşında bir karısı, iki çocuğu ve eğer bu hastalıktan ölürse onlara bakamayacak kadar küçük yaşta olan kardeşi ve artık babasının iyice yaşlanmış olduğu gelir… Kalkmaya çalışır kalkamaz, yatmaya çalışır yatamaz… Oldu olacak Terlan’a mektup yazmak ister ama ona da takati kalmamıştır. Dört günlük tren yolculuğuna dayanabileceği günden ve Kars’a dönecek gücü bulabileceğinden habersiz, kilometrelerce uzakta çaresiz, bitap bir haldeyken hastane odasındakilere Terlan’a iletilmek üzere şu şiiri okur;

Belki mevlam kura bizim binayı
Yitirmişem ala gözlü sonayı
Bayram gelsin ağ ellere kınayı
Ezip gözyaşımnan sürem sevdiğim

Ağ alnıma gara yazı yazıldı
Terlan diye diye bağrım ezildi
Yad el değdi zülüflerin bozuldu
Getir dane dane düzem sevdiğim

Her nefeste ben mevlayı anaram
Yelkensiz pervane oldum yanaram
Çözsen düğmelerin oda yanaram
Yanarsamsa yana(yı)m çözem sevdiğim

Ali yok ki bölük bölük böldüre
Hamza yok ki yari buraya aldıra
Nuri Ankara’da yarı Çıldır’da
Elim yetmir name yazam sevdiğim. (*)

Rivayet edilir ki şiiri okuduktan sonra sabah viziti için Ali Bülbül gelene kadar uyumuştur.

Nuri’yi beklerken!

 Kars’ın Çıldır ilçesinin Suhara köyündeyiz. Yıl 1950.

Vade yetmezse kul ölmezmiş! Yara sızlar, yel vurur yara sızlar…

El çek tabip Nuri’nin bağrından, içindeki sancı sızlar!

Âşık Nuri doktoru ikna etmiş ve ‘Sebep senden olsun, ilaç Allah’tan!’ diyerek dört gün önce içindeki sancının zoruyla ‘Terlan! …’diye diye yola çıkmıştı… Köy halkı kahvenin camına yığılmış Nuri’yi getirecek kızağı bekliyordu.

 

Onlar bekleye dursun ben size biraz da bu köyde Nuri’yi beklemenin ne demek olduğunu anlatayım. Bu defa yıl 1983. Yine kış-boran, yine tipi, yine iki metreye ulaşan kar ve okullar tatil değil… Evet yine Nuri’yi bekliyoruz, günlerden Perşembe. Bu başka Nuri, namı diğer Alyonçu Nuri. Âşık Nuri ile o da benim gibi bir defa bile karşılaşmamış, adını bile bilmez, bu köyden değildir zaten.

Çocukların ve kadınların kimisinde yağ, kimisinde peynir… Benim gibi memur çocuklarından kiminin elinde beş lira, kiminin elinde iki buçuk lira… Yağı, peyniri, parası olmayanlar da edecekleri borcu kaç ay sonra ödeyebileceklerinin hesabını getirirlerdi kafalarında Alyonçu Nuri’ye sunmak üzere… Bilenler bilir, bu karşılaşma köydeki kadınlar ve çocuklar için en heyecan verici anlardan biridir. Elimizdekilerin ederi karşılığında Alyonçu Nuri’nin bize getireceği plastikten dökme oyuncakları, yanarlı dönerli bilyeleri, çamaşır leğenleri ve seleleri, ayakkabıları, bazen kalem, defter, renkli renkli silgileri, bazen de elbiseleri, battaniyeleri, yatak örtülerini almanın verdiği zevkin yanında, o gün köyde yaşanacak olan hareketliliği de severdik. Bekliyoruz işte, şansımıza ne çıkarsa!

Alyonçu Nuri yazları, atların çektiği lastik tekerlekli bir römorkla her hafta, kışları ise yine aynı atların çektiği bir kızakla arada bir, yollar açıksa her ayın son Perşembe günü gelirdi.

Bir gün işim düşerse diye arada bir arayanları, gelenleri bana iki iş birden çıkardıkları için sevmem, kızarım öylelerine! Oysa yalnızca işi düştüğünde arayanları severim, boş yere yormazlar çünkü beni. Bir engel yoksa her akıllarına düştüğümde arayanları ise çok severim. İşte gerçek dost onlardır!

Alyonçu Nuri gerçek bir dosttu, dedim ya, yollar açıksa o hep gelir, gelemese de yollar açılır açılmaz geleceğim diye haber salardı köye.

 

Bu ayki gelişinin anlamı benim için bambaşka! O güne kadar tekerleği olmayan ama tekerlek görünümü verilmiş dökme plastikten oyuncak arabalar getirmişti hep. Maalesef yere sürttüğünüzde tekerleğin döndüğünü hayal etmek zorundaydınız, yoksa arabanın kayarak gittiğini kabul etmek zorunda kalırdınız ki bu da işin tadını kaçırırdı. İki ay önce teknoloji harikası yeni bir oyuncak araba göstermişti bize üstünde markası yazan, tekerlekleri ana kaideden bağımsız, arkadan ittirdiğinizde verdiğiniz kuvvetle orantılı olarak sizden uzaklaşabilen…

Nihayet uzaklardan sesi duyulmaya başladı…

-Alyonçuuuu!

-Alyonçu! Alyonçu Nuru geldiiii!

-Alyonçuuuu!

Arabama kavuşmuştum, gıcır gıcır nefti yeşil bir “Anadol”! Anadol yazısı arabanın üzerine sonradan yapıştırıldığını anladığım bir etiketteydi ve daha Alyonçu Nuri gitmeden arabadan ayrılıp düştü. Bir daha da ne yaptıysam yapışmadı. Olsun!

Oynamaya başladıktan üç saat sonra akşam dokuz gibi daha korkunç bir sorunla baş başa kaldım; iki tekerleği birbirine birleştiren metal çubuk, plastik arabamı peynir gibi yırtmıştı. Sivri akıllılar için söylemeliyim ki durdurulamayan bu yırtık ne sakız yapıştırarak ne de plastiği çakmakla eriterek engellenemedi. Annemin, aile üyeleri için klasikleşmiş saydığım -elindekilerin kıymetini bilmelisin- sözlerini duymak istemediğim için kimseye bir şey söylemeden tekerleksiz arabama geri döndüm. Mutsuz değildim.

Peki mutlu muydum?

Bilmiyorum!

‘İnsan yavrusu ne zaman bir hayal kursa, önünde sonunda ölüm alıp götürüyor onu!’**

Âşık Nuri hayal ettiği gibi sevdiklerine kavuşmuştu. Köye akşam sekizde ulaşmış, komşularının sevgi ve saygılarını, geçmiş olsun dileklerini sunup, evlerine çekilmelerinden hemen sonra, genç karısı Terlan’a ve iki çocuğuna kavuşmanın mutluluğu, onlara bir defa bile sarılıp hasret giderecek zamanı bulamamanın mutsuzluğu içinde göz kapaklarını sonsuza kadar kapatmış, geride bir gazel kalmıştı.

Mutsuzluğun bir tek tanımı vardır, o da kavuşamamaktır! Peki ya mutluluk nedir? O mesele biraz daha karmaşık…

Mutluluk arzuladığın şeye kavuşmaktır, o şeyin ne olduğunu bildiğinden eminsen! Mutluluğu yaşamak değil de yalnızca görmek istersen en hasından, çocukları sevindir, gösterecektir sana kendini…

 

Ne mutlu size Suhara’nın Nuri’leri, ne mutlu size!

—-*—-

Mutluluk bir yetimin güldüğü, bir bebeğin süt emdiğinde yaşadığıdır!

Abidin Dino yapabilirdi bu çocukların resmini…

Şairler yazmaya yanaşabilir, yaklaşabilirlerdi hatta mutluluğun şiirine!

Benim için sanat ve edebiyat hakikate en yakın olandır, ikincilik ise her zaman ve herkesten çok psikanalizindir! Freud’a göre, insan imkansız bir hedefe, mutlak mutluluğa, ensest sırasında duyulan hipotetik bir mutlak cinsel hazzın farklı figürlere bürünen mutluluğuna ulaşma şeklinde daima sabit ve asla gerçekleşmeyen özlemin etkisi altındadır. Bir başka deyişle, mutlak mutluluk imkânsızdır ve ensest yasağının ardına gizlenmiştir. Lacan ise “İnsanoğlunun en yüksek iyinin özlemini çektiği konusunda hemfikiriz; fakat idealin peşinde koşmaya koyulur koyulmaz, bu idealin çok kısıtlı bir tatminin gerçeğine dönüştüğünü kabul etmek koşuluyla. Mutlak mutluluk serabının göreli bir mutluluğa yer vermek için hızla dağıldığını kabul etsek bile bir mutlak kurgusunun hep ardından koşulacak bir hedef olarak kaldığı doğrudur!” 
diyerek, mutlak mutluluğun ötekinin zevki olduğunu ve bu nedenle de imkânsız olduğunu savunur.(***)

‘Ahlaksız’ bir arzunun kabuk değiştirmiş halinden daha başka bir şey değildir ‘mutlak mutluluk’… ‘Mutlak mutluluk’ yalnızca kaybettiği bir şey olduğunu bilen ama neyi kaybettiğini bilmeyen bir bebeğin, bir yerine geçen olarak “meme” ile yaşayabileceği, daha doğrusu yaşayabileceğini sandığı bir arzudur! Nesnesine ulaşıldığında içinde hep bir kırıklık, kırgınlık barındıran, gerçek bir nesnesi olmayan bir arzudur ‘mutlak mutluluk’! Göreli bir mutluluğun sürekliliği ise, işte yalnızca bu kırıklığa, kırgınlıklara katlanabilenlerin sahip olabileceği bir hazinedir.

Kendi yetersizliğini kabullenip eksiğini sahiplenmeye cesareti olanların, bir başka deyişle, kendine bakmaktan korkmayanların yaşayabileceği bir mutsuzluktur mutluluk.

Sizin de gördüğünüz gibi psikoloji/kuramlar insan yavrusunun yaşadığı mutsuzluğa kattığı derinlikle yalnızca yeni bir bakış açısı sunabilir, daha fazlasını değil. İşte, tam da bu yüzden daha çok kulak vermeli ıstırabın, acının, mutluluğun ne olduğunu, ne yaşadığını, yaşayabilceği şeylerin sınırlarını anlamak isteyen insan; -ıstırap, insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder(****), diyen Proust’a, edebiyata, müziğe, sinemaya, velhasıl sanata…

 

Söz bilgiyi hep yeniden ürettiğinden, her seferinde hakikatten bir kez daha uzaklaşır. Belki de sözün hiç olmamasıdır hakiki selamet! Şiir ise mümkün olan en az sözcükle kurulduğundan, sözden uzaklaşıp gerçeğe yaklaşır, hatta, dokunabilirse gerçeğe yürekleri titretir.

 

İnsanın gerçeği (özü) tıpkı aşıkken çıkmak için çırpınan duyguları gibi geldiğinde de unutulan, şaşırılan, utanılan yani söze düşmeyendir.

 

Göre göre oluyor, tekrarlaya tekrarlaya kuruyoruz kendimizi… Alışa alışa alışkanlıkla yapıyoruz her şeyi! Yoksa kim nereden bilecekti, kimden öğrenecekti nasıl ölüneceğini, bizden öncekiler ölmeseydi!

İnsan unuttuğunu hatırladığını unutarak geçmişi, bugün yeniden kuran bir varlıktır. Bir başka deyişle bugün yaşadıklarımız etimize işlenmiş o eski acıların, belleğimize kazınmış o eski resimlerin yeniden yorumlanmasıdır.

 

Öyle güzel ki ölürüm artık
Beyaz uykusuz uzakta
Kars çocukların da Kars’ı
Ölüleri yağan karda
Donmuş gözlerimin arası (*****)

 

Bir insan doğduğu yere tekrar dönemeyecekse, oradan ayrılmasının bir anlamı yoktur.

 

                 *************************

 

Not:

  • Âşık Nuri 1931’de Suhara köyünde doğmuş ve daha 19 yaşındayken 1950’de aynı köyde ölmüştür.
  • Alyonçu Nuri’yi o köyden ayrıldıktan sonra bir daha hiç görmedim. Söylentiye göre artık onu hiç kimse görüp duyamayacak…

 

* Âşık Nuri, “Nuri Ankara’da yarı Çıldır’da” şiiri.

**Yalan dünya, Hasan Musa Uygun

***Cem Kaptanoğlu, Destekleyici Psikoterapi Ders Notları

****Kayıp Zamanın İzinde, M. Proust, Çev. Roza Hakmen

*****Kars şiiri, Cemal Sureyya

Not : Bu yazı daha önce Psikeart  Dergisi’nin -Mutluluk temalı- 41. Sayısında yayınlanmıştır.