Niye Köleler Zincirlerine Aşıktır?*
6119 Kere Okundu

AU3_6906Niye Köleler Zincirlerine Aşıktır?*

  Agâh Aydın

—————————————————————————————————————————————————————

İnsan(lar) gücü/iktidarı birinden alıp ötekine verdiğinde değil, aklının köşelerindeki zincirleri kırıp içindeki “şeytan”a uyduğunda özgürleşir.

—————————————————————————————————————————————————————————-

Develer tellal, pireler berber, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Yecüc ve Mecüc’den ben diyeyim bin, siz deyin on bin yıl sonra ölmeyip hayatta kalan Adem oğulları ‘ağ ottan balta sapı’ yapıp adına ‘Kent’ demişlerdi. Babaları Kral Sam –namı diğer Sam Emmi, oğullarının ‘g.tüne göre bostan ekmek’ yerine boylarından büyük işlere kalkıp kent kurmalarına ses çıkarmamıştı. Bu hinoğlu hin hilebaz kral, oğullarını yanına çağırıp gözlerini korkutmak için en büyüklerini gözlerinin önünde göz göre göre öldürtmüş ve küçüklerine de ‘Hanginiz kent halkına külahını ters giydirirse sevgim ve kentin anahtarı onun, toplanan verginin hepsi benimdir’ demişti.

Bu muammadaki o kentte, fitneyi fel işler işte böyle başlamış, sonunda Kral Sam oğulları tarafından öldürülmüştü.

Çaylarımızdan bir yudum alıp, fitne hastalığının kent halkına nasıl yayıldığına yakından bakalım.

***

Sürü yaşamından toplum olmaya giden yolda “ensest yasağı” kurucudur

Vahşi yaşam içindeki hayvan sürülerinde genellikle, rakipleriyle dövüşerek liderliği kazanmış güçlü bir erkek, sürü başı olur. Sürü başı diğer erişkin erkekleri sürüden uzaklaştırır, genç erkeklerin ise ergenlik çağına kadar sürüde kalmalarına izin verir ve böylece sürüdeki tüm dişiler yalnız ona ait olur. İnsan topluluklarının sürü yaşamından toplum olmaya geçişlerini S. Freud, “Totem ve Tabu” adlı eserinde şöyle açıklar: “Bir gün kabileden uzaklaştırılan erkek kardeşler, bir araya gelir, babalarını öldürüp yer ve ataerkil kabile düzenine son verir. Birlikte oldukları zaman, bireysel anlamda imkansız olan şeyi yapacak cesareti bulurlar. Kuşkusuz, şiddet düşkünü ilkel baba erkek kardeşlerden her birisi için korkulan ve kıskanılan bir model olmuştur. Erkek kardeşler, babalarını alt etmek için bir araya gelmiş olmalarına rağmen, kadınlar açısından birbirlerine rakiptirler. Babaları gibi her birisi de bütün kadınları sahiplenmeyi arzulamıştır. Yeni örgütlenme top yekun bir savaşta çökecektir, çünkü hiç birisi babanın yerini başarıyla alacak güce sahip değildir. Bu nedenlerle kardeşlerin, birlikte yaşamak istedikleri taktirde, hepsinin de arzuladıkları ve babalarını ortadan kaldırmalarını istemelerine neden olan kadınlardan vazgeçmelerini gerektiren ensest yasağını benimsemekten başka çareleri kalmamıştır.” (1) Freud’a göre, bu yasak kabilenin bir arada yaşayabilmesini de sağlayan kurucu yasadır aynı zamanda. Bir başka deyişle, bu ilk cinayet dinin ve toplumsal düzenin doğuşunun temelinde bulunmaktadır.

 

‘Parçalanmış beden imgeleri’nden “ben” olmaya giden yolda “Ben ötekidir”**

 

Bebeğin bedenindeki düzensizlik ve dışarıdaki karmaşa onun imge dünyasını o denli ürkütücü kılar ki  cinler, periler, hortlaklar, bir fare tarafından ısırılan pipiler, kulağa giren böcekler, ham yapan canavarlar veya yarılarak içeriği dışarı dökülmüş beden parçalarının resmedilmiş olduğu Hieronymus Boch’un tablolarının içinde yaşamak gibidir. Bebek yaşadığı bu “gerçek”ten veya “organik düzensizlik”ten kaçarak ötekinden (bakım veren) yansıyan imgede (‘parçalanmış beden imgeleri’) bütünlük ve uyumu arar. Ötekinin sesi, dokunuşu, memesi, yüzü ile onu yansıtması kısacası, ötekinin onu aynalamaları (mirroring) ile egosu kurulmaya başlar. Bir başka deyişle annenin yüzünde kendini arayan bebek, orada gördüğüyle nasıl göründüğünü anlamlandırır, kendini kurar. Kurulan bu ben (ego) hiçbir zaman özerk değildir ve ‘başkalarının gözünde kurulur, yeniden kurulur’. Yani ‘ben ötekidir.’  Kendini yanlış tanımak veya kendi hakikatine yabancılaşmak pahasına ego, kökensel organik düzensizliği ötekinden yansıyan bedenin görsel bütünlüğü ile özdeşleşir. (2) S. Freud’a göre ego; “gerçek dünyaya gösterdiği dikkatle İd’e kendisini libidinal bir nesne olarak sunar ve İd’in libidosunu kendisine bağlamayı amaçlar. Yalnızca İd için bir yardımcı değildir; aynı zamanda efendisinin sevgisini kazanmaya çalışan uysal bir köledir. Olası olduğu her zaman İd’le iyi geçinmeye çalışır, id’in bilinçdışı emirlerini bilinçöncesi uslamlamalarıyla örter,… İd’le gerçekliğin ortasındaki konumunda …toplumsal yarar adına çalıştığını ileri süren bir politikacı gibi dalkavuk, fırsatçı ve yalancı olma durumuna düşer.” Lacan’a gore ise ego “özgürlük ve özerklik illüzyonunun bir kölesidir.” 
Diğer taraftan özne, İmgesel dışında, onun ihanetine direnen düzensiz bir organik “Gerçek” bilinçdışınıda kapsayan “eksik” bir sembolik düzenden oluşur. (2)

***

OEDİPUS***

Bak işte yine güldün

Öyle

Gülme

Bakma öyle

Yoksa böyle

Aşık oluyorlar

Düşman biliyorlar

Küçük hakikatleri

Biliyorsun

Sanıyorlar

 

Bebek, bakım verenin (annenin/mOther) arzu nesnesi olmak (Being Phallus) ister. Annenin eksiğini giderecek, tamamlayacak nesne ile özdeşleşerek hem O, hem de kendisi tamamlanacaktır… Ne yazık ki annenin istediği o değildir, onun dışında, onun ötesinde bir nesnedir ve bu “fallus olma” durumu yanlızca bir illüzyondan ibarettir! O annenin gözü dışarda, bir üçüncüdedir. Ve fallus ne bir organ (penis) ne de başka bir şeydir. Fallus olmayan nesnedir, eksikliği giderecek olandır, tamlığı imleyendir. O, annenin yüzüyle, sesiyle, gözüyle onayladığı, aklındaki düşünceyle yasasını tanıdığı “sembolik babadır”. Çocuk için baba artık “rakip fallus” değil, annenin arzu nesnesi fallusun sahibidir. Böylece çocuk “insanlaştırıcı kastrasyonu” yaşar ve ikili ilişkiden üçlüye, yani “fallus olma” diyalektiğinden, “fallusa sahib olma” diyalektiğine geçer (o benimden; ona sahibim ama o ben değilime). Üçüncünün/Sembolik babanın anne-çocuk-fallus ilişkilerine müdahalesi ise “Doyumun yasaklanması” ile olur (babalık işlevi/Kastrasyon). Sembolik gösteren olarak baba “Babanın Adı” (Name-of-the-Father) / “Hayırı” yasayı cisimleştirir. Erkek çocuk, fallusa sahip olduğu sanılan babayla, kız çocuk ise fallusun nerede olduğunu ve almak için nereye gitmesi gerektiğini (sahip olan birisine) bilen anne ile özdeşleşir. (2)

 

Simgesel yasa göstereni olarak pipinin/penis’in işaretlenmesini Kristeva şöyle açıklamaktadır: “…penisin, simgesel düzen içinde her iki cinsiyet tarafından yatırımlanıp, fallus olmasına, yani yoksunluk göstereni, var olma eksikliği göstereni, ama aynı zamanda arzu göstereni, anlam taşıma göstereni de olmasına, dolayısıyla simgesel yasa göstereni olmasına yol açan özellikleri şunlardır: göze görülebilen ve narsisistik açıdan kabul görmüş; dikilebilen ve erojen duyarlılıkla yatırımlanmış, ayrılabilen, yani ‘suçlu’, yitirilebilen penis tam da bu nedenle farklılığa temel olmaya yatkındır.” Bu herhangi bir pipi değildir artık!

Pipi var, pipi var!

Fallus, yani annenin arzu nesnesi ya da tamlığı/eksiksizliği imleyen, atıflarla donatılmış/işaretlenmiş bir pipidir. Ancak fallus bir organ değildir, olmayan, hep aranan nesnedir! Bir başka değişle, kadınsı olan, olmayan bir nesneyi aramak gibi gerçekçi bir pozisyonken, erkeksi olan, olmayan bir nesneyi varmış gibi yapmanın, trajikomik bir tezahürüdür.

 

Oidipus ile birlikte çocuk sembolik boyuta girer ve anneyle olan imgesel bütünlüğünden özgürleşir ve arzulayan özne konumunu alır. 
Bu noktadan sonra “konuşan varlık” olarak arzulayan öznenin arzusu, dil tarafından ele geçirilir ve yeni bir yabancılaşma yaşar. Böylece özne arzu nesnesini yer değiştirme (metonimi, displacement) ve yoğunlaştırma (metaphor, condentation) ile başka nesnelere aktarır ve orjinal doğasını yitirir.

Tam bu noktada J. Lacan “Yalnızca düşünmüyorum, düşünenin ben olduğunu biliyorum.” der ve   Descartes’in Cogito’suna şöyle yorumlar: “Düşündüğüm yerde değilim” (2,3)

 

***

Hepimizin tamamen ayrı, özerk bireyler olduğunu düşünmek; tehlikeli ve yanıltıcı bir umuttur!

 

-Neden Arabistan’da doğanların çoğunluğu Müslüman oluyor da İngiltere’de doğanlar Hıristiyan?

Ya da;

-Küba’da yaşayanlar ile Amerika Birleşik Devleri’nde yaşayanların Kominist olma ihtimalleri doğduklarında değilse bile erişkinliklerinde neden eşit değildir?

 

***

Zizek, “Öznenin keyif(jouissance)ten, başka daha yüce bir dava için değil de sadece ona ulaşabilmek için vazgeçmesi nasıl açıklanabilir?” sorusunu sorar ve şöyle açıklar: “Keyfin göstereni olan fallus, aynı zamanda kastrasyonun da göstereni olmak zorundaydı, yani bir ve aynı gösteren hem keyfi hem de onun kaybını imlemek zorundaydı. Böylece bizi keyfi aramaya ayartan unsurun, aynı zamanda ondan vazgeçmeye de itmesi mümkün olur.” S. Freud ise aynı soruya “İnsanın ruhsal yaşamından anlayan herkes, insan için daha önce yaşanmış bir hazdan vazgeçmekten daha zor bir şey olmadığını bilir. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, karşılığında bir şey almadan hiçbir şeyden vazgeçmeyiz.” (2)şeklinde yanıt verir.

 

Yani vazgeçiş vaatle mümkündür;

 

Tilki vaaz vermeye başladığında gözünüz tavuklarda olsun!****

 

***

“Niye köleler kendi zincirlerine âşıktır”

Çocuklar beden bütünlüklerini kaybetme, parçalanma korkusunu yenebilmek için erişkinliklerinde de biteviye tekrar ederler senaryolarını ve hep aynı adamlar, hep aynı kadınlar, hep aynı aşklar, hep aynı kötüler, hep aynı masallar da ısrar ederler! Mesele bir “kötü nesne” yaratılabilmesinden ibarettir esasında. Çünkü içinde yaşadığı karmaşanın failinin bilinmezliğinden  kaynaklanır korku yerine bunaltı yaşaması. Bir kötü ‘nesne’ yarattığında da korkusunu öfkeye dönüştürebilir, çünkü korkunun kaynağı ve öfkesinin hedef tahtası bulunmuştur.

 

Her gün olduğu gibi bugün de bayram ve yine tüketim hapishanelerinde şenlik var.
Bir gardiyana;
-Mahkumlar en çok ne alıyor? dedim,
-Mutluluk tellallarının yalanlarını! dedi.

 

***

 

O kentte politikacılar aynı cins kumaşlara farklı farklı rozetler takardı ve birini dinleyen ötekilerini de dinlemiş gibi olurdu. Çok güçtür uyanık durmak, televizyon karşısında bir politikacının başka bir politikacının yalanlarını yalanlarken söylediği yalanları dinliyorsanız. Keşke onları dinlerken gözlerinizin kapanmasına, rüya gibi hayatlarınız olacak masallarına inanmasaydınız! İranlılar hatta Mısırlılar da bir zamanlar bu rüyaları görmüşlerdi… İnsan(lar) gücü/iktidarı birinden alıp ötekine verdiğinde değil, aklının köşelerindeki zincirleri kırıp içindeki “şeytan”a uyduğunda özgürleşir.

“Aman şeytanım bana yardım et!” demekle başlar her şey!

Şeytanınız bol olsun…

 

********************************************************************************

 

* Deleuze ve Guattari (Anti-oedipus)

**Arthur Rimbauld

***Agâh Aydın

****Atasözü

 

Kaynaklar:

1- S. Freud, Totem ve Tabu

2- Cem Kaptanoğlu, Destekleyici Psikoterapi Ders Notları

3- Slavoj Zizek, Olumsuzla Oyalanma.

 

 

Not : Bu yazı daha önce Psikeart  Dergisi’nin -Tercih temalı- 40. Sayısında yayınlanmıştır.