Patron her zaman haklı değildir ama hep patrondur!
6057 Kere Okundu

agah aydın, casuslar köprüsüCasuslar Köprüsü (Bridge of Spies):

PATRON HER ZAMAN HAKLI DEĞİLDİR AMA HEP PATRONDUR!

AGÂH AYDIN

 

Casuslar Köprüsü Steven Spielberg tarafından yönetilen, 2015 yapımı bir Amerikan filmi. Filmde Tom Hanks, Mark Rylance, Amy Ryan ve Alan Alda gibi yıldızlar oynuyor. Avukat James B. Donovan’ın 1960’daki U-2 krizinde yaşadığı gerçek bir hikâyeden uyarlanan filmin senaryosu Joel ve Ethan Coen kardeşlere ait. A.B.D. ve S.S.C.B. arasındaki Soğuk Savaş döneminde James B. Donovan (Tom Hanks) adındaki avukat önce Amerika’da casusluk suçundan tutuklu KGB ajanı Rudolf Abel’i (Mark Rylance) savunarak idam edilmekten kurtarır. Filmin ilerleyen kısımlarında J. B. Donovan Sovyetler Birliği tarafından uçağı düşürüldükten sonra tutuklanan U-2 casus uçak pilotu Francis G. Powers ile Rudolf Abel’in takas edilerek  kendi ülkelerine dönmesini sağlar.

 

Steven Spielberg pek çok eleştirmen tarafından filmlerinde Amerikan Anayasa’sını yüceltmesi, Amerikan bayrağını bir yolunu bulup perdeye yansıtması, kısacası Amerikan milliyetçiliğinin hizmetkârı, ‘gizli’ görevlisi olmakla eleştirilir. Bu yanıyla bakıldığında Casuslar Köprüsü de bu eleştirileri fazlasıyla hak etmektedir. Ancak Spielberg’e yönelen bu eleştirilerin yalınkat, en hafifinden bütün bir erkek egemen uygarlığın ‘anadili’nin tek bir kişiye indirgenmesi, mal edilmesi haksızlık olur. Spielberg, pek çok benzerinden farklı olarak anlatılarının özündeki ideolojik fantezilerin utanç verici yüceltmelerini gizleme gereği duymaz sadece.

Bu yazının ana odağı Spielberg’in kullandığı dili ve altında yatan ideolojik fanteziyi Soğuk Savaş yıllarının anlatıldığı Casuslar Köprüsü hikâyesi üzerinden çözümlemek olacak.

Büyük toplumsal güçlerin çatışmasına dair bir hikâye, aile dramasının koordinatlarına göre şekillenir. Zizek, bu ideolojinin en son ve en önemli temsilcisinin de ‘ileri düzey ideolojik makine’ olarak adlandırdığı Hollywood’da ifade bulduğunu söyler. Aile mitini görmezden gelip doğrudan toplumsal gerçekliğe bakamayız (Zizek 2012).

Sembolik gösteren olarak baba* insan yavrusu için sembolik yasayı cisimleştiren olmasıyla ortaya çıkar. Lacan’a göre, “Anne, kendi yasa ve kaprisinin ötesinde bir düzenleyici olarak babayı (yasayı / Babanın Adını) yerleştirir” (Kaptanoğlu 2011). Başka bir deyişle fallus (Babanın Adı) yoktur, olmayan nesnedir, yalnızca biz onun yokluğunu yadsıyarak rahatlayabiliriz.  Bir nevrotik** için ‘Büyük Öteki’nin*** yokluğu varlığından daha korkunçtur.

 

Zizek’e göre Steven Spielberg filmlerinde (E. T., Güneş İmparatorluğu, Jurassic Park, Schindler’in Listesi)  –baba otoritesinin çıkmaza girmesi ve yeniden tesis edilmesi- sinsice işlenmektedir. Örneğin E. T.’de E.T.’yi gören küçük çocuk ve ailesinin, (filmin en başında öğrendiğimiz üzere) babaları tarafından terk edildiğini unutmamız gerekir; sonuç olarak E.T., aileye yeni bir baba (filmin son karesinde anneye sarılırken gördüğümüz iyi kalpli bilim adamı) sağlayan ve “yitip giden aracıdır”- yeni baba geldiğinde E.T. aileyi bırakıp “evine dönecektir”. (Zizek 2012)

 

Görünen o ki Spielberg Zizek’i son filminde de yanıltmadı. Hikâye şöyle ilerleyecek: korku salan, insanlığı tehdit eden bir tehlike (Sovyetlerin başlatacağı, yaraları onulmaz bir savaş); dünyayı kurtarmak için kolları sıvamış bir avuç insan (avukat James B. Donovan ve filmde kimi olumsuz yanlarına rağmen CIA ajanları); bu “büyük plan” (tüm dünyayı yok edecek felaket; nükleer savaş) “küçük plan”la (bir sigorta avukatı olan Donovan ve karısının arasında geçen romantik hayallerinin yok olması tehlikesinin getirdiği gerilimle) birleştirilir.

 

 

Rudolf Abel, Rus casusluğundan yakalanmıştır ve ölüm cezasına çarptırılması kaçınılmazdır. Ancak yine de Amerikan değerlerinin yani sözüm ona adil yargılamanın, hukukun ve eşitliğin bir göstereni olarak kimi devlet görevlileri James B. Donovan’ı Rudolf Abel’ın avukatı olmaya ikna ederler. Avukat bu davanın zorluğunun, imkansızlığının farkındadır. Neredeyse davayı almayı kabul etmeyecektir; Amerikan adaletine inanmıyor olsaydı… Aynı inancı paylaşan Spielberg ve seyirciler dışında bir kişi daha vardır: KGB ajanı Rudolf Abel. Doğru okudunuz!

 

Hem film, hem de filmin çözümlemesi açısından avukat ve Rudolf Abel arasında geçen önemli olduğunu düşündüğüm üç önemli diyalogdan ilki bu imayı ele verir.

 

Dava süreci olumsuz gitmektedir ve Donovan, Abel’in sakinliğine şaşırarak sorar:

-“Niçin endişelenip, panik yapmıyorsunuz?”

 

Abel:

– “Bir faydası olur mu?”

 

 

Abel, kader inancı tam olan bir din adamı kadar tevekkül içindedir ve inanıyordur neye inandığını bilemeden! En azından filmin ilk çeyreğinde geçen bu diyalog, biz seyirciler açısından  –Abel’la aynı şeye inandığımıza inanmak, inanamayacağımız kadar tuhaf olduğu için-  Coen kardeşlerin araya sıkıştırdığı bir espri olarak algılayıp gülüşüyoruz.

 

Donovan ve müvekkili için işler daha da kötüye gitmiştir: bir Sovyet casusunu savunduğu için Donovan ve ailesine saldırı ve tacizlerde bulunan halk, çocuklarını ve kendisini düşünmediği için karısı, daha yargılama sürerken verilecek cezayı kafasında kesinleştirmiş aksi bir mahkeme başkanı…

 

Donovan yalnız, yorgun, yılgın ve umutsuzdur. Yetmezmiş gibi bir de Sovyetlerin çıkaracağından korktukları nükleer bir savaştan korunmak için okulda verilen derslerden çok olumsuz etkilenmiş olduğunu gördüğü oğlu…

 

Rus casusu Abel, Donovan’ın umutsuzluğunu görür ve ona bir çocukluk anısını anlatır.

(İkinci önemli diyalog)

 

Abel:

“Babamın çocukken bana ‘Bu adamı izle’ dediği bir dostu vardı. İzliyordum ama hiç özel bir şey yapmıyordu. … Bir gün askerler evimizi bastı. Babamı dövdüler, annemi dövdüler, babamın arkadaşını da dövdüler. Her vurduklarında yeniden ayağa kalkıyordu. Bu yüzden dövmeyi bırakıp yaşamasına izin verdiler.” … Adama ‘Yıkılmayan Adam’ adını verdiklerini söyleyerek sözlerini bitirir.

 

Filmin sonunda ‘Yıkılmayan Adam’ olarak ima edilen kişinin Amerikalı avukat olduğunu anlarız.

 

Üçüncü diyalog ise fazla söze gerek bırakmaz. Yine Abel’in ağzından duyarız bu sözleri…

 

Donovan: …. (mahkeme kararlarına ve ‘patronlarına’ kızgındır)

 

Abel:

-“… Patron her zaman haklı değildir ama hep patrondur. … “

 

….
Nihayetinde Donovan müvekkilini idamdan kurtarır. Abel’a temyiz sürecinde hapis cezası verilmiştir. Amerikan halkı bu karara kızgındır ancak canlısının daha çok işe yarayacağı konusunda ikna edilmeye çalışılırlar (sadece insan çıkarına odaklanan bir alt plan…). CIA’nın bir istihbarat uçağı Sovyet topraklarında düşürülür ve pilotu yakalanır. Donovan haklı çıkmıştır (halk ve elbette seyirci kahramanımızın haklılığını ve Amerikan adaletinin ne kadar çok ‘işimize yaradığını’ anlamaya başlar). CIA tarafından, pilotla Abel’ın takasında Ruslarla ve Doğu Almanlarla müzakereleri yürütmesi için görevlendirilen Donovan, bir defa daha eşi ve çocuklarıyla ilişkisinin bozulmasını göze alarak, hatta hem kendinin hem de onların hayatlarını tehlikeye atarak görevi kabul eder. Müzakereler sırasında da birkaç defa ölüm tehlikesi atlatan Donovan, Glienicke Köprüsü’nde casusların değiş tokuşunun yapılmasını sağlar. Böylelikle Donovan sayesinde Amerikalı pilot askeri sırları Ruslara söylemeden (bir müddet daha Rusların elinde kalsa işkence ile konuşturulacağı ima ediliyor) geri alınmıştır. Ruslar mahkuma kötü muamelede bulunurken, Amerikalı görevliler esirlerine nazik davranıyor, hatta ‘kazan-kazan’ prensibinden hareketle, konuşursa serbest kalacağı bir anlaşma önermekten de geri durmuyorlar.

 

Film, davada Abel’ı savunduğu için Amerikalıların nefretini kazanan Donovan’ın, takastan sonra bir kahraman olarak Amerika’ya dönüşüyle son bulur.

 

Böylece “baba otoritesinin çıkmaza girmesi ve yeniden tesis edilmesi” gerçekleşmiş olur. Baba’nın (Amerika’nın) varlığına, yeniden tesis edilmesine en çok ihtiyacı olan da seyirciye vekaleten iş gören, ölüm cezası ile korkutulan Abel ve Sovyet savaşı ile yok olma tehlikesi yaşayan Amerikan halkıdır. Son toplamda herkes “ölümü görüp hastalığa razı olmuştur”.

 

Diğer yandan Abel ve Amerikan halkı nasıl devletin insafına kalmışsa, bayan Donovan için de aşık olup evlendiği, çocuk yaptığı adamla olan iktidar ilişkisi aynıdır. Donovan karısını pek çok tehlikeden haberdar bile etmez, açıklama yapmaz. Karısına biçilen rol; başına gelenlere şu veya bu biçimde razı olmak, tevekkül içinde beklemektir. Esas konu gibi görünen “büyük plan” (tüm dünyayı yok edecek felaket; nükleer savaş) ile mevzunun, filmin özünü oluşturan ‘ideolojinin aile miti’, yani “küçük plan”la (bir sigorta avukatı olan Donovan ve karısının arasında geçen romantik hayallerinin yok olması tehlikesinin getirdiği gerilimle) birleştiği nokta: Spielberg’in anlatım dilinin hep kullanılan evrensel bir ideolojik aygıta dönüştüğü yerdir.  Örneğin Divan şiirinde olduğu gibi…

Şeyda Başlı Divan şiiri ve iktidar arasındaki bağı, aşk ilişkisi bağlamında şöyle anlatır; “… iktidar ilişkilerinin aşk anlatısına içkinleşmesi:  en özel olandan (yetişkin-çocuk, aşık-sevgili, karı-koca) en kamusal (hükümdar-hükümdarın maiyeti, patron-müşteri, hatta imparator-imparatorluk) olana kadar iktidar ilişkisinin tutarlı bir örüntü halinde erotikleştiği ileri sürülebilir. Ahmet Hamdi Tanpınar’da aşk anlatısının toplumsal iktidarı içine alan yapısının geniş ve büyük bir saray istiaresi gibi göründüğünü, söyleyerek vurgulamaktadır. Sevgilinin bütün davranışları hükümdarın davranışlarıdır. Sevmez bir nevi tabii vergi gibi sevilmeyi kabul eder. İsterse iltifat ve lutfeder. Hatta hükümdar gibi ihsanları vardır. Yine onun gibi, isterse bu lütfu ve ihsanı esirger. Hatta acı çektirir, işkence eder, öldürür. Kıskanılır fakat kıskanmaz. Bir saray, gözdeler ve gözde olmaya namzetlerle doludur. Sevgilinin etrafında da rakipler vardır. Aşık tıpkı bir saray adamı gibi bu rakiplerle mücadele halindedir. Bununla birlikte saray nasıl keyfi idare ve kapris ise, sevgilide öyle naza giden hür iradedir.” Divan edebiyatında sevgili bir hükümdar, aşık ise sarayın kapısında bir kul gibi tasvir edilir. Geleneksel aşk hikayelerinde ve romanımızda aşığın sevgilisine kavuşmak için bir yığın engelle karşılaştığını ve aşığın bu engelleri aşmak için mücadele ederken yaşadığı zorluklar sararıp soldurur, vücudu incelir, “veremleşir”, hatta bu aşkın onu acıklı bir ölüme götürdüğünü görürüz. Böylece hükümdarın/iktidarın acı veren otoritesi doğallaştırılıp otoritenin meşrulaştırılmasına dönüşür aşk anlatısı.

İktidarla ilişki bağlamında Spielberg’in filmlerine sinsice sızan ideoloji, Divan şiirinde ve hatta günlük yaşamın pek çok alanında gördüğümüzle aynıdır: ‘Aile miti’.

Beri yandan Casuslar Köprüsü filmi 88. Akademi Ödülleri’ne aday gösterildi. Peki Oscar ödülleri kimlere ve ne tür filmlere verilir? Spielberg’in filminin aday gösterilmesi tesadüf müdür? Bilemem!

Sizlere Akademi Ödülleri ile ilgili bir derlemeden birkaç not aktarayım;

“-Bu sene Oscar’da, en iyi yabancı dilde film dalında aday gösterilen “Mustang”in Türkiye kökenli yönetmeni Deniz Gamze Ergüven hariç, yarışan hiçbir filmin yönetmeni kadın değil.

-Bunun yanında, en iyi film ve yönetmen dalında aday olacağı düşünülen, Todd Haynes’ın aynı isimli Patricia Highsmith romanından uyarladığı lezbiyen aşk hikayesi “Carol”ın sadece oyunculuk ödülleri için aday olması da tepki topluyor.

-Oyunculuk ödüllerindeki tüm adaylar beyaz.

-NAACP (National Association for the Advancement of Colored People) bir açıklama yaparak beyaz olmayan insanların Oscar listelerinde görmezden gelinmesini eleştirdi ve Akademi jürisini “cinsiyet ve ırk açısından çeşitlilikten yoksun sanatçıların dahil olduğu özel bir kulüp” olarak nitelendirdi.

-Los Angeles Times’ın 2014’te yaptığı bir araştırmaya göre, Akademi üyelerinin yüzde 93’ü beyaz ve yüzde 74’ü erkek.”

(Düzkan 2016)

 

 

Casuslar Köprüsü’nün de kadın konusunda diğerlerinden aşağı kalır yanı yok: Sekreterler ve diğer figüran roller dışında filmde Amy Ryan tarafından canlandırılan ana karakterin karısı ve iki kızı dışında kadın karakter yer almıyor. Bu karakterlere yazılmış gerçek bir diyalog yok, sadece korkunç bir olay sonrasında bir kanepede birbirlerine sarılmış bir halde gördüğümüz bir sahne mevcut.’

 

Sonuç olarak Casuslar Köprüsü ırkçılık ve cinsiyetçilik açısından Oscar’a layık bir film!

 

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında aday gösterilen Mark Rylance’ın  ödül alıp alamayacağını bilmek zor ama iyi bir performans ortaya koyduğunu düşünüyorum.

 

 

İyi seyirler.

 

 

Notlar:

 

*Büyük Öteki / Babanın Adı –Name of the Father

**yaralı normal ya da ‘normal’ insan yerine

***psikanalizde fallus sahibi, ailede baba, dünyada Amerika da diyebilirdim

 

Kaynaklar:

  1. Zizek S (2012) İdeolojinin Aile Miti (Çev: Mine Yıldırım). Encore Yayınları.
  2. Kaptanoğlu C (2011) J. Lacan ve kuramı:TPD Destekleyici Psikoterapi Eğitici Eğitimi Ders Notları.
  3. Şeyda Başlı. Osmanlı romanının imkânları üzerine, İletişim y. 2010.
  4. Düzkan H (2016) Oscar filmleri cinsiyetçilik testinde, www.kulturservisi.com.

 

 

Not: Bu yazı daha önce Psikesinema dergisinin 4. sayısında (Mart-Nisan 2016) yayınlanmıştır