Psikanaliz Bize Masum Olmadığımızı Öğretti
13916 Kere Okundu

Ekran Resmi 2018-02-15 21.15.07Psikanaliz Bize Masum Olmadığımızı Öğretti

 Agâh Aydın

 

 

Dört bir yanımız hareket edemeyen otomobillerle çevriliydi, bazıları öbek öbek birbirlerine sarılmış, iç içe geçmişler, bazıları da varlıklarını patlamış camlar, çizilmiş, ezilmiş, çökmüş, yer yer yırtılmış kaportalar, kopup düşmüş plakalar, ıslanmış koltuklar, çamura bulanmış döşemeler, suya gömülmüş lastikler, kopmuş silecekler, yamuk yumuk olmuş gövdelerinin görünümünden ölümcül darbeler aldıkları, bir felakete uğradıkları her hallerinden belli, savunmasız bir kentin bakımsız görünüşünü tamamlamak için, kopmuş ağaç dalları, yıkılmış elektrik direkleri, yan yatmış yüklü bir kamyonun etrafında el ele, göz göze, diz dize, baştan başa, peş peşe, yan yana, paramparça dizilmişlerdi…

İstanbul yumruk büyüklüğünde dolu taneleriyle dövülmüş, sel baskınları olmuş, pek çok trafik kazası ve yaralananlar olmuştu.

***

 

1- Bir sigorta şirketinin yetkilisi:

 

-“İş işten geçmeden evinizin, arabanızın sigortasını yaptırın… Yoksa görüyorsunuz … … Umarım bir daha böyle şeyler olmaz ama oluyor, olmaya da devam edecek!”

Tıpkı “Allah seni sevdiklerine bağışlasın. Allah kaza bela vermesin!” diye söze başlayan bir dilenci gibi adeta aba altından sopa gösteriyor. Bunun bir benzerini de Ağustos Depremi’nden sonra “Bu kadar günah işlerseniz ….” gibi sözlerle, bir bakıma kendini peygamber yerine koyarak, sözün sahibi gibi düşünüp, inanmaz, yaşamazsak geride kalanların başına getireceği felaketleri, taşlar altında ezilerek, göçük altında kalıp susuzluktan öleceğimizi tasarlayanlar, ima edenler vardı ve sayıları pek de az değildi.

Durup dururken bana ne olacak ki bağışlanayım? Neden başıma bir kaza bela gelsin ki?

Bizim iyiliğimize olan bu temennilerin ve karşılığında istenenlerin ardına gizlenmiş, büyük olasılıkla sahibinin de farkında olmadığı, ona da yıllar yıllar önce izini kaybettirmiş duygu ve düşüncelerin sadist ve saldırgan eğilimlerden köken aldığını görebiliriz.

‘Senin iyiliğin için söylüyorum, dövüyorum’ adı altında zulme maruz kalan çocuklar, büyüyüp de zulüm gördüklerinde bunu anlayamazlar. Saygı ve değer görmeyen, suistimal edilen çocuklar, Alice Miller’ın deyişiyle, “Yetişkinlikte bile …., gerçeği söylediği takdirde öldürülmeyeceğine inanamaz.”

Diğer yandan hangi bebek zulme maruz kalmaz ki? Hangi bebek aklından her geçtiğinde süte ulaşabilir, altını ıslatıp tuzlu sıvılarla cayır cayır pişerken, geceleri her uyandığında, korkudan parçalanırcasına ağlarken anne-babasını veya bir bakım vereni o anda yanında bulabilir ki? En mükemmelinin bile ancak ‘yeterince iyi’ (‘good enough mother’*) olabildiği bakım verenlerin birer zulmedici olduğunu düşünmesi ve kendisinin bu zulmedicilere yönelik sadistik, saldırganca eğilimler taşıması oldukça anlaşılır olmaz mı? Hatta süt dolu memeleri, her derde deva sıcacık elleri olan bu insanlara şükran içindeyken haset de duymaz mı?

Çocukken ‘senin iyiliğin için’ diyerek duyguları istismar edilenler büyüdüğünde de sömürü karşısında savunmasızdır…

İnsanı sömürmek isteyen her kişi söze ‘senin iyiliğin için’ diye başlar; …’insan doğası bunu gerektirir’ diyerek eylemlerine devam ederler. Başka deyişle kendileri için bir şey istemiyor, arzulamıyor da sizin için çalışıyorlarmış, sizin iyiliğiniz için  konuşuyorlarmış gibi davranırlar…

Oysa tarihin hiç bir döneminde ne Dünya’nın, ne de insanlığın kurtarılmaya ihtiyacı olmadı.

Nedir ki bu insan doğası? Doğuştan mı gelir, yoksa doğduktan sonra girdiği, maruz kaldığı ilişkilerle şekillenen boş bir sayfa mıdır insan?

Bugün ki bilgilerimiz her ikisinin de tek başına insanı, insan davranışını, insan zihnini anlamaya yetmediğini gösteriyor.

“İnsan doğası” denilen şey yalnızca bir varsayımdır. Başka bir kültürel yapı (çevre) içinde büyüseydik nasıl bir varlık olacağımızı kestirmek çok güç!

Görünen o ki insan doğası diye söze başlayan çoğu kişi, kendi kişisel deneyimi ve içinde yaşadığı toplumun ve öğrendiği, eğitim aldığı disiplinlerin yarattığı yanılsamadan bahsediyor.

Freud’un metapsikolojisi (psikanaliz) bedeni ve içine doğduğu kültürün etkisiyle ortaya çıkan insan yavrusunun zihnini bütünlüklü olarak kavrayabileceğimiz, yer yer varsayımlarla (ödipus kompleksi) ilerlese de elimizdeki yegâne yoldur.

Hayvanlara ve biyolojik süreçlere (hormonlar vs) dayandırarak insan ruhsallığı (zihin, davranış vs) anlaşılamaz. Eksik, yanlış bir yorum olur.

Hayvan davranışlarını yönlendiren içgüdü (instict) iken, insan davranışını, zihninin oluşumunu dürtü (drive) güdüler. İçgüdü ve dürtü kesinlikle aynı şey değildir. İçgüdü türün bütün üyelerinde aynı, doğuştan/apriori/verilidir. İçgüdü biyolojik olana, biyolojik işleyişe bir göndermedir. Dürtü beden ile kültür arasındadır. İlişkiseldir. Bir yanıyla bedenin kültürle, insanlarla girdiği ilişkinin, tarihsel sonucudur. Dürtü, insan yavrusunun deneyimlerinden, yaşantılarından, doğumla birlikte kaybedilen ‘annenin’ bıraktığı travmatik yaralardan doğar. İnsan sürekli olarak ulaştığı her nesnede doyumsuzluğu yaşar. Güdücü etmen bu farktır. Tüm nesneler kısmidir. Dürtünün bir nesnesi yoktur. Dürtü doyumu, tamlığı aramanın bizatihi kendisidir. Belki de o bile değildir, sadece durmaksızın dönüp durandır. Doyum arayışı insanı sürekli yeni nesnelere ve yeni kayıplara zorlar. Her gelen tüm terk edilenlerin izini taşır. Ve dürtü yeniden şekillenir. Dürtü salt biyolojik ya da salt ilişkisel değildir. Yaşam boyu değişir ve her bünyede farklı olandır. Yani her insan davranışı biriciktir. Dürtü ilişkiseldir (bir yanıyla ilişkisel İd denilen şey bunun sonucu, hatta kendisidir) ve bu bilinçdışının ve tüm insan ruhsallığının temelidir. Sonuç olarak ruhsal yapı beden ve kültürle yapışıktır. Bu yapıyı anlamak için biyolojinin, evrimin, sosyolojinin katkısı kısmi olabilir ancak.

Ruhsallığın biricikliği (ilişkisel İd) düşünüldüğünde insan doğası şimdilik sadece psikanalizle kavranabilir görünüyor.

‘Eksiklik’ için, içgüdü’nün dürtüye dönüşümünü sağlayan, sebep olan şeydir diyebiliriz. Yani eksiklik ruhsallık için kurucudur da diyebiliriz.

Ego dürtünün yerine geçendir. Doyumu arayan dürtünün ulaşıp terk ettiği nesnelerin tortusu, terkedilenlerin bıraktığı yara izinin öyküsüdür. Ego hiçbir nesneyle mutlak doyuma ulaşamayan, doyum için sürekli devinen dürtünün yarattığı anksiyeteden korunmak için gelişmiş bir maskedir. Ego dürtüyü yeni nesnelerle doyuma ulaştırmak için çabalar. Ancak her sevgili/her nesne daha öncekilerin izini taşıyan ‘bir yeniden bulma’dır.

İnsan diğer hayvanlarla aynılıklar, benzerlikler taşısa da önemli bir farkla ayrılır. O, “öyküsü olan bir hayvandır”. Bu, çok şeyi değiştirir.

İnsanlar yanlışı veya doğruyu değil, daha çok söyleyeni benimsiyorlar. Bu da tüm seçimleri dahası insanın her yönelişini şaibeli kılar.

Şaibeli kılar çünkü bu öykünün bıraktığı izler bilinçdışıdır ve sahibinin bilgisine kapalıdır. Bu nedenle insan yavrusu ne cinsel dürtülerinin, ne de saldırganlığının nasıl gizlendiğini, hangi davranış ve hissedişinde bu dürtülerin nasıl maskelendiği bilgisine sahip değildir.

2- İnsan yavrusunun cahillik arzusu

 

Bilinçdışının varlığını kabul etmek, insan yavrusunun dürüst ve masum olduğu safsatasından da vazgeçmek anlamına gelir. Ancak insan yavrusu bu bilginin vereceği acıya katlanamadığı için bilinçdışının bilgisine, başka deyişle kendisinin ne olduğu, kendine dair bilgiye direnir. Kendi hakikatini gizleyebilmek için de daha çok bilmek ister. İnsan anlam arayan değil, anlamı bulduğuna inanan bir varlıktır. Dahası bulduğuna inanma ihtiyacı içindedir.

*Cahilliği öğrenim görmemiş ya da bilgisiz olmak değil; öğrenmeye açık olmamak, sabit fikirli olmak olarak tanımlamayı daha doğru buluyorum. Bu şekliyle cahillik koşulların oluşturduğu bir vaka olmaktan çıkar, bir tercih olur.

*Cehalet bir yaşam biçimidir. Bir tercihtir. Bir Dil’dir aynı zamanda: Ayak topu oyununu ayak oyununa dönüştüren bir Dil… Maça devam!

*Cehalet bir direnme biçimidir: ‘Gerçek’in yakıcılığı ve tahammül edilemezliği karşısında dimdik ayakta duran…

*Cahillik bir bilmeme biçimi değildir, aksine, huzurlu olabilmek için bildiklerini kullanmak, ‘daha çok bilmektir’. Gerçek’e direnmektir.

*Hem cahil, hem de sinik özne sanılanın aksine bilgisizliğe değil bilgiye dayanarak, bilgiyi kullanarak bireysel çıkarlarını korur.

*Cahil ve sinik özne, Sloterdjik’in deyişiyle, ne yaptıklarını gayet iyi bilirler, ama yine de yaparlar.

*İnsan kuşku duymaya kendinden başlamalı… Mesela; dünya tarihi hakkında bir tek kitap dahi okumamışsam ‘büyük fotoğrafı’ görebilir miyim?

*Cahillik bilgisiz olmak değil bilmemek için bütün bildiklerini ve gücünü kullanma arzusudur. Huzursuz olmamak için hakikate karşı direnmektir.

*İnsan yavrusunun gerçeği bilme arzusu, göründüğü kadar ciddi değildir. Bilmeye direndiğini, bilmeye de direnir.

*Herkes her seferinde dünyayı ve kendini yeniden yanlış anladı. Yoksa kimse kendisine ‘ben’ diyemezdi. Her ‘ben’ yeni bir yanlış anlamadır.

İnsan bilgiyi değil sevgiyi arar. Çünkü sevgiyle sakatlanan bir varlık, sevgiyle iyileşebilir ancak.

Daha fazla

3- Bir otomobil tamircisi:

 

– “Çok kötü bir yağmurdu.” Gülerek konuşmaya devam ediyor: “Arabalar delik deşik olmuş. Bir haftadır başımızı işten kaldıramadık, vallahi yetişemiyoruz. Allah bereket versin. İnşallah bir daha böyle bir felaket olur!”

Tamirci son cümlede sürçüyor. Demek istediği şey, dediğinin tam tersi; “İnşallah bir daha böyle bir felaket olmaz”…

Bizim iyiliğimize olan bu ikinci temennide de  sahibinin bilinçli kontrolünden kaçan bilinçdışı bir dışavurumdan, bastırılmış sadist ve saldırgan eğilimlerden köken aldığını görebiliriz.

Televizyon röportajlarında dinlediğim bu konuşmaların benzerlerine günlük hayatımızın hemen her alanında karşılarız aslında. Bilinçli olarak düşünülmeyen, istenmeyen duygular, adeta dilin bağlantı noktalarından kendine çıkacak bir delik buluyor, davranışları ve düşünceleri nasıl yönlendirdiğini ortaya döküveriyor…

Kişiyi ne demek istediği ya da ne anlatmak istediği değil, ne söylediği ve nasıl söylediği ele verir.

Psikanalistler analizandın (analiz eden/analize gelen/hasta/danışan) ne demek istediğiyle değil, ne söylediğiyle ilgilenirler. Analizandın ne demek istediğiyle ilgili ısrarını ters yüz edip, ne söylediğiyle, ağzından çıkanla, imleyenin çok anlamlılığına yönelmesine imkân sağlarlar.

“Freud için bilinçdışına girişin “kral yolu” düşlerdi, Lacan için kral yolu konuşulan dildir.”** (C. Kaptanoğlu)

Elbette psikanalistler dille ilgilenir ancak dilbilimcilerle bir ve aynı değillerdir. Simgesel, İmajiner ve Gerçek’in bir kesişim alanı olarak ‘Semptom’, başka deyişle Dil, bilinçdışının bilgisini de içerir (Freud’u daha doğru anlamamızı sağlayan Lacan, ‘bilinçdışına girişin kral yolu düşlerdir’ diyen Freud ile de ters düşmemiş, bilakis, her dil gibi metafor/yoğunlaştırma ve metonimilerden/yer değiştirme’lerden oluşan düşlerin bilinçöncesine, bir bakıma bilinçdışı ile bilinç arasında köprü olduğunu göstermiş ve ‘Bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır’ diyerek pekiştirmiş, anlaşılır kılmıştır). Lacaniyen bir psikanalist olan Nasio bu durumu şöyle açıklar:

 “Deneyim, psikanalist tarafından beklenen anlar dizisidir, bir an görünüp kaybolan anlar dizisi ve daha da fazlası, ideal anlar dizisidir; geometrinin noktaları denli ideal olan anlar dizisi. Ve bununla birlikte, deneyim sadece soyut bir nokta olmayıp deneysel, hatta diyebilirim ki duyusal bir tarafı; hastanın söylediği ama ne söylediğini bilmediği o an gibi ortaya çıkan, duyular tarafından algılanabilir bir tarafı da vardır. Bu kem küm etme anıdır; hastanın kekelediği yerdir, duraksadığı ve sözünün tükendiği andır. Lacancı psikanalistlerin dil ile ilgilendiği söylenir ve onlar haksız yere dilbilimciler ile bir tutulur. Haksız yere, çünkü psikanalistler dilbilimci değillerdir. Psikanalistler kuşkusuz dille ilgilenirler, ama onlar sadece dilin gelip dayandığı sınırla ilgilenirler. Biz dilin çatallandığı ve sözün kaydığı anlara karşı dikkatliyizdir. Örneğin bir rüyayı ele alalım: biz rüyanın kendisinden ziyade rüyanın anlatılma tarzına dikkat ederiz; ve yalnızca anlatılma tarzına değil, ama özellikle de anlatı içinde, hastanın şüpheye düştüğü ve bilmiyorum… hatırlamıyorum… belki… muhtemelen… dediği belirli ve kesin noktasına önem veririz. İşte bu noktaya deneyim adını veriyoruz; deneyimin algılanabilir tarafı; bir kem küm etme, bir şüphe, bizden kaçan bir söz.” ***(J.D. Nasio)

Kendi düşüncesi üzerine düşünme- becerisi olmayan biriyle herhangi bir konuda düşünüp konuşmak ne yazık ki mümkün olmaz… İnsanın gerçeği unutulan, şaşırılan, utanılan söze düşmeyendedir. Ya da kekelenen, sürçülen, birden ağızdan kaçıveren sözlerde gizlenendir.

Kelimeler gördüklerimizi kavrayamıyorsa ya da gördüklerimiz kelimelere sığmıyorsa konuşmak ne işe yarar?

Şiir mümkün olan en az sözcükle kurulduğundan, sözden uzaklaşıp gerçeğe yaklaşır, hatta, dokunabilirse gerçeğe yürekleri titretir. Söz olmasaydı insanlar ne imgeye ne de “gerçek”e dayanamazlardı. Şiir grameri, aklı başında anlamları alt üst eder. Sözü ters çevirdiği gibi tüm tezgahları parçalar, düzeni sarsar, yenilenme umudu verir.

İnsanın hakikati tamda psikanalitik bir dinlemede ya da düş gibi, şiir gibi imleyenin çok anlamlılığına izin veren bir düşünce biçiminde kendini ele verir.

Bütün hakikatlere musallat olan en az bir -amalı gerçeklik taciri- vardır. İşte ‘bedenin’ bu “ama”ya müdahalesine sürçme (lapsus) denir. Sürçmenin kişinin hakikati/öyküsü bağlamında bir anlamı vardır; ancak bir başkası hatta kişinin kendisi için bile bu anlam giz(lidir)lenmştir. Bu anlam psikanalitik bir dinleme ile anlaşılabilir ancak!

İnsan ‘iyi’ ve ‘kötü’den müteşekkildir.

Sürçme (lapsus) ise kötü’lük yapan birinin benliğindeki iyi’liğin sabotajına uğramasıdır.

İnsanda umut var!

********

 

Notlar:

-Bu yazı daha önce Psikeart Dergisi’nde yayınlanmıştır. Sayı:54, Kasım-Aralık 2017

* Donald W. Winnicott

** Cem Kaptanoğlu, Destekleyici Psikoterapi Eğitici Eğitimi Ders Notları.

*** JD Nasio, “J. Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders”, 2007