Şiddet Sessiz Akar
2633 Kere Okundu
Mesele, şiddet, Agâh Aydın

Mesele, Agah Aydın

                 Şiddet Sessiz Akar                                                                           Agâh Aydın

‘Herşey yalnızca bizim için iyi ya da kötü, doğru ya da

yanlıştır. Gerçekte ise atomlar ve boş uzay vardır.

Demokritos (M.Ö.460-370)

 

Ben hemen her yıl yüzlerce işçinin kaza süsü verilmiş iş cinayetlerine kurban gittiği; günde iki kadının öldürüldüğü; erkeklerin kadın kanıyla abdest alarak namus temizlediği; yumurta memeleri, yuvarlak kalçaları olan kadınların albenisi artsın diye apartman topuklu ayakkabılar giydirilerek, seks işçisi adı altında mal gibi alınıp satıldığı; 18 yaşından küçük çocukların evlenip doğurmasının yasal, sevişmelerinin yasak olduğu; üniversite öğrencilerine, ‘sahipsiz’ kadınlara tenhalarda tecavüz edildikten sonra öldürüldüğü; Ramazan ayında oruç tutmadığı için insanların linç edildiği; trafik kazalarında, yolda, kafelerde, dükkânlarda gündelik yaşamın hemen her anında ağız dalaşıyla başlayan kavgalarda yaşamını yitirenlerin sayısının ilk dünya savaşında kaybedilen askerlerden daha fazla olduğu; yüzlerce kişi tarafından bir otele kıstırılan şairlerin, sanatçıların, aydınların din düşmanı oldukları iddiasıyla topluca yakıldığı; 17 yaşında çocukların vatan haini diye asıldığı; binlerce insanın gözaltında veya gözümüzün önünde yok edildiği; iki kişi bir araya gelince heyecanlanan, telaşlanan, korkan, gördüğü her anahtar deliğine gözünü dayayan meraklı devlet adamlarının yönettiği, yıllardır bir birleriyle savaştıkları ve savaşmaya da devam ettikleri halde ‘kardeşçe’ bir arada yaşadıklarına inanılan Türk, Kürt, Ermeni ve Rumların nefes almaya çalıştığı, 2 milyon Suriyeli göçmenin aç susuz sokaklarda sabahladığı bir ülkede yaşıyorum.

 

Ülkede yaşayan pek çok kişi yukarda saydığım ve sayamadığım daha bir çok şiddet olayına alışık olsa da alışamadığı, asla kabul edilebilir görmediği ve hatta şaşırdığı, kimilerinin “-İnsanın aklı almıyor? Bir insan nasıl böyle şeyler yapar?” dediği şiddet olayları da var; mesela Filistin, mesela Esad’ın kendi halkına yaptıkları, Bosna’daki katliamlar, Bulgaristan’da Türk azınlığa yapılanlar, dazlakların Almanya’da Türklere yaptığı saldırılar, Hindistan’daki tecavüz vakaları v.s. Türkiye toprakları dışında gerçekleşen bu olaylar, yurt içinde olanlara göre şaşırtıcı bir şekilde daha büyük katılımların olduğu yürüyüşler, basın açıklamaları, kimi etkinliklerle çeşitli kişi veya gruplar tarafından protesto edilmişti. Yakın zamanda gerçekleşen, duyulan, duyanlarda öfke ve kızgınlıkla karşılanan ancak Türkiye’de var olan seçim telaşı nedeniyle basında benzerleri kadar yer bulamayan, kitlesel olarak ya da yeterince protesto edil(e)meyen, Afganistan’da bir olay daha olmuştu.

 

Öğretmen adayı 27 yaşındaki Farkhunda Melikzade, cami önünde muska satarak para kazanan bir mollanın olduğunu görünce, bu sahtekârın tuzağına düşürmeye çalıştığı kadınları “Bunlar hurafedir. Bunların İslâm’la, Kur’an’la alakası yoktur. Dini Kur’an’dan öğrenin” diyerek uyarmaya çalışmış, bu nedenle o molla ile de tartışmıştı. Ancak mollanın camide, bu kadın Kur’an-ı Kerim’i yaktı diye iddia etmesi üzerine, Farkhunda 19 Mart 2015 tarihinde onlarca kişinin gözü önünde kalabalık bir grubun saldırısına uğramış, taşlar ve sopalarla feci şekilde dövülmüş, yerlerde sürüklenmiş, bir binadan aşağı atılmış, arabayla çiğnenmiş ve benzinle yakılarak öldürülmüştü.

Saldırıya tanık olan halk ve polisler, Farkhunda’nın bedeni parçalanırken sadece beklemişlerdi.

Hatta ‘seyirciler’den bazıları ibreti âlem için herkes görsün de ders çıkarsın diye tüm bu vahşeti an be an kayda almıştı.

CNN ve BBC gibi dünyada bilinirliği olan televizyon kanalları da 23 Mart 2015’de bu haberi ve görüntüleri yayınlamıştı.

 

Bu türden şiddet olaylarını anlamak mümkün müdür? İnsan denilen varlık böyle bir şey yapar mı? Belki de insan nasıl insan oluyor sorusunu kurcalarsak bir fikir üretebiliriz. İyi de hangi araçları kullanarak bu yorumu yapacağız? İlk aklıma gelen psikanaliz! Ama toplumsal olaylar psikanaliz edilebilir mi? Emin değilim! Elimizdeki ya da benim aklımdaki kötülerin en iyisi deyip fikir yürütmeye devam edeyim.

 

Lacan, Freudiyen bilinçdışının yalnızca dürtü kuramıyla tanımlanamayacağını belirterek onu yeniden yorumlar. Lacan’a göre bilinçdışı doğa ve kültür arasındaki uzamda yer alır. Lacan bu yoruma gösterge bilimin araçlarını kullanarak ulaşmıştır. Roland Barthes, ‘Göstergebilim İlkeleri’inde, ‘metafor’ yerine ‘paradigmatik’, ‘metonimi’ yerine de ‘syntagmatik’ terimlerini kullanarak metafor ve metoniminin ‘her söylem için zorunlu’ olduğunu, ve dilde, kültürde ve bilinçdışındaki yapılanmanın bu iki temelkoyucu eksen üzerinden gerçekleştiğini, söyler. Ferdinand de Saussure de Dil’in bu iki temelkoyucu eksen üzerinden yapılandığını bildirir. Yani, dil, metafor ve metonomilerden ibarettir. Jacques Lacan ise bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır (dikkat; dildir demiyor, -dil gibi diyor…) diyerek bir anlamda Freud’un rüya işlemi’nin (‘Dream Work’)   yoğunlaştırma (‘Condensation’ /metafor / istiare /eğretileme) ve yerdeğiştirme’den (’Displacement’/ metonimi / mecaz-ı mürsel / düzdeğişmece) oluştuğunu açıklamış olur.

Dolayısıyla Lacancı yaklaşım dilin ve bunun doğal bir sonucu olan kültürel yapının

öznenin kuruluşunda ne türden benzerlikler ve bağlar olduğunu anlamak adına kimsenin kayıtsız kalamayacağı bir tanımsal çerçeve ortaya koymuştur.

 

İnsan yavrusunun dil’e girişi, yani kültürel bir varlık olması ise iğdişle mümkün olur. Annenin (Öteki) arzu nesnesi, eksik olduğu şey, fallus (eksiksizlik) olduğu için çocuk fallus olmak ister, ancak, trajik olan, eksiksizliğin yani “fallus olmanın” (being Phallus) imkansızlığıdır. Fallus, sadece Büyük Öteki’nin (‘Babanın Adı’) sahip olduğu sanılan “olmayan nesnedir”. Tura, mevzuyu bir kitabında şöyle özetler “Yasaklayıcı, egemen, “mitik” kastre edici baba… Böylece insan yavrusu, biyolojik yaratıktan kültürel bir “özne” olma yolunda, yani bir toplum üyesi olma yolunda ilerlerken tüm insanlık kültürü tarihinin bir özetini de üstlenir: Hatta kendisi bu kültür tarihinin yaşayan bir özeti haline gelir.” (Tura SM 2005)

 

Bir taraftan bireyler kültürü ve kültür ürünlerini yaratırlarken, diğer taraftan da kültür bireylerin karakterlerini, tepkilerini ve bakış açılarını belirler (Kaptanoğlu C 2011).

İnsan yavrusu için hayat ancak eksiklik duygusundan kurtulma umudu ya da hayat üstünde etkili olduğunu görme çabası ile anlamlandırılabilir! Beri yandan bu umut ve anlamlandırma çabası,  ilk çağlarda doğal afetlerin doğaüstü güçlere atfedilmesi ile korkuyu, modern zamanlarda bilimin bunları kontrol etme hevesi nedeniyle insanın hayatla ilgili yanılsamalarını arttırdı.

Bebeğin bedenindeki düzensizlik ve dışarıdaki karmaşa imge dünyasını o denli ürkütücü kılar ki  cinler, periler, hortlaklar, bir fare tarafından ısırılan pipiler, kulağa giren böcekler, ham yapan canavarlar veya yarılarak içeriği dışarı dökülmüş beden parçalarının resmedilmiş olduğu Hieronymus Boch’un tablolarının içinde yaşamak gibidir.

Lacan’a göre bebek, ilk 18 ayda kendi ayna imgesi veya bir başkasının özellikle de annenin (Öteki) bedeniyle özdeşleşerek bedenini inşa ediyordu. Başka bir deyişle imgesel beden, özdeşim yoluyla edinilen başkasının bedeniydi. Bu sahte beden imgesi bile bebeğin parçalanmış kendilik algısından kaçabileceği bir bütünlük yanılsaması edinmesini sağlar.

Çocukların sabit bir nesneye, tutulacak bir ele, sığınılacak bir limana ya da sarılmaya –bir yılana bile olsa-, hep kurtaran, kurtaracak olan kahramanlara, vaatlere, mutlu sonla biten masallara o kadar çok ihtiyaçları vardır ki  yaşamlarının geri kalanında bu elleri, limanları, kucakları, yılanları ve dahası bu kurtuluş masallarını ve masalcıları hiç mi hiç unutmazlar. Öylesine zor ve karmaşa içindedir ki bu dünya, bunaltıyla başa çıkabilmek için çocuk süt veren memenin tarafında konuşlanmış “tamamen iyi olan” bizimkiler  ve istediğimizde gelmeyen, kaçan, sütünü esirgeyenler yani “tamamen kötü olan” onlar diye ikiye böler (splitting) “nesne”leri ve rahatlar. Hem çocuklarda, hem de yaşam koşulları çok ağırlaştığında, sıkıntılı zamanlarda duygusal ve bilişsel olarak hayatla başa çıkmak da zorlanan kimi kişilerde ve sınırda kişilik örgütlenmesi olan yetişkinlerde “nesne”ler iyi ve kötü diye, biz ve onlar diye ikiye bölünür.

 

Lacan’a göre ego, kişiyi, gerçek’in şiddetli korkularından koruyan bir suret olarak imge ve sözcüklerden kurulan bir kimliktir ve ego, baştan itibaren bölünmüş olduğu için, insanlar kendilerini kendi dışlarında ararlar. Ötekilerle bağlar olumsuz nitelikte bile olsa, ötekilerle, özdeşleşmelerle kurulan ilişkiler, varlık’daki eksiği dolduruyor gibi görülür. Bütünlük ve eksiksizlik arzusu egoda büyük bir ruhsal enerji üretir. Egonun kırılgan/yalancı bütünlüğünün her tehdit edilişinde bu enerji saldırganlığa dönüşür (Kaptanoğlu C 2011).
Bu bağlamda saldırganlık ve şiddet hayvani değil narsisistik bir egonun varlığını gerektiren tamamen “insani” davranışlardır diyebiliriz.

Hayatın anlamı konusundaki şüphelerini bir türlü yenemeyen, bunaltısı ile başa çıkamayan ‘büyük insanlık’, her seferinde en başa dönüp kolaylıkla hükmedebileceği, üstünde etkili olabileceği hem cinslerini iyiler ve kötüler diye ikiye böldü ve kötüleri yok etmek için savaşmaya ve kendini yiyip bitirmeye devam etti; tıpkı yaşamı üzerinde söz sahibi olamayınca üstünde etkili olabileceği tek şey olan bedenine yönelip onunla uğraşan, zayıflayarak kendini öldüren ve bir şekilde kontrol etme dürtüsünü tatmin edip eksiklik duygusundan kurtulmaya çalışan anorektik bir insan gibi.

Çocuklar beden bütünlüklerini kaybetme, parçalanma korkusunu yenebilmek için erişkinliklerinde de biteviye tekrar ederler senaryolarını ve hep aynı adamlar, hep aynı kadınlar, hep aynı aşklar, hep aynı kötüler, hep aynı masallar da ısrar ederler! Mesele bir “kötü nesne” yaratılabilmesinden ibarettir esasında. Çünkü içinde yaşadığı karmaşanın failinin bilinmezliğinden  kaynaklanır korku yerine bunaltı yaşaması. Bir kötü ‘nesne’ yarattığında da korkusunu öfkeye dönüştürebilir, çünkü korkunun kaynağı ve öfkesinin hedef tahtası bulunmuştur.

İşte bu yüzdendir bir ‘kahraman’ önlerine düşüp kötü nesne ilan ettiğinde Kürtleri, kadınları, Gezicileri, Farkhun’dayı vicdanı sızlamadan öldürebilmek. Öyle ki daha dün, bugünkü masalın ilk versiyonuna takılıp kalanlar Kürt gerçeğinin muktedirlik fantezilerinde  açtığı gediğin bunaltısına katlanamayıp kimlik bütünlüklerini kaybettiler ve şuursuzca saldırdılar, bağırdılar… Daha da hazin olanı ise eski masalın yeni sahipleri saldırıya saldırı değil protesto dediler. Ancak başka başka masallara inanan seyircilerin sessizliği ondan da hazindi.

Kaptanoğlu şiddet eylemlerinin psikolojisini irdelediği bir yazısında şöyle yazar:

Savaşın, vahşetin, “öteki”ni öldürebilmenin-öldürtebilmenin, sosyal psikolojinin ortaya koyduğu üç adımından birincisidir, “bölmek”, ayırmak. “Şehitler ve leşler”, ötekilere zarar verebilmek için önce, siyasi, dini, cinsiyet, ırk, etnik vb nedenlerle, “onlar”ı “biz”den keskin sınırlarla ayırmak gerekir. İkinci adımsa, “değersizleştirme”dir. “Onlar” “biz”im huzurumuzu bozdukları, “evimize/vatanımıza tecavüz ettikleri, “Bir”lik ve bütünlüğümüzü, çaldıkları için kötü, aşağı ve değersizdirler. Bunu “bizim” taraftakilere benimsetmelisiniz ki “öteki”ni yok ederken yeterince kararlı davransınlar. Üçüncü ve son aşama ise “Ahlaki dışlama”dır. “Ötekiler” “biz insanlar” için geçerli ahlaki kuralların dışına itilir. Onlar insanlık dışıdır, onlara bir “şeye” yani nesneye yapılabilecek her şey yapılabilir. Tüm vahşet planları, işkence, savaş kışkırtıcılıkları bu üç adım atılmadan uygulamaya konulamaz. …. Şiddet eylemleri, genellikle, saldırgan ve mağdurdan oluşan karşılıklı iki öznenin etkileşimi olarak algılanır. Oysa şiddet eylemlerinin dinamiğinde, bir üçgenin üç köşesine yerleşmiş etkileşim içinde üç öğe vardır. Saldırgan(lar), mağdur(lar), tanık(lar). Saldırgan genellikle, şiddet davranışının “haklılığını”, “gerekliliğini” veya “zorunluluğunu” kendisine ve özellikle de tanıklara göstermeye çabalar. Bu nedenle, siyasal bir amacı olduğu iddia edilen şiddet eylemlerinde tanıkların tutumu özellikle belirleyici bir öneme sahiptir. Bir başka deyişle, ancak tanıkların gözünde şiddet davranışı kabul edilebilir olduğunda eylem amacına ulaşabilir ve saldırgan benlik saygısını koruyabilir. Böyle bir kaygı taşımayan yani tanıkların sürecin bir unsuru olmaktan çıktığı şiddet eylemleri, siyasal sonuçları olsa da yalın terör eylemleri veya belirli bir grubun öfke ve intikam duygularının yıkıcı dışa vurumu olmaktan öteye gidemez.”

 

Şiddet eylemlerinin ve savaşın sürmesini, sürdürülmesini belirleyen tanık(lar) ise bitmesini, barışı, barış zeminini, iyileşmeyi sağlayan nedir? Yine Kaptanoğlu’ndan alıntılayarak cevaplayalım: “… toplumun her kesimi, özellikle de savaşın birinci dereceden mağdurları, bu savaşta neler kaybettikleriyle yüzleşip hesaplaşmadan, bir başka deyişle “toplumsal yas” / “toplumsal bellek çalışması” tamamlanmadan gerçek bir toplumsal uzlaşma veya barışı kurmak olanaksız olmaktadır. … Travmatik geçmişe ve saldırganın imgesine saplanıp kalan mağdur, bağışlayarak, zamanın tekrar ileriye doğru akışını başlatır. … Bu süreci, yasın hatırlama ve yüzleşme-hesaplaşma aşamasından kaçmak için sığınılan, bastırma niteliğindeki bağışlamalardan ayırmak gerekir. Koşulları yerine getirilmiş bir bağışlama sürecinde mağdurun kararı ne olursa olsun, bağışlamak veya bağışlamamak seçenekleri arasında bir tercih yapma hakkının toplum tarafından mağdura verilmesi bile, iyileştirici bir etkiye sahiptir.”

 

Hem savaşta, hem de savaşın bitmesi, yaralarının sarılması, barışın sürekliliği “doğru tanıklık”ı zorunlu hale getirmektedir. Yani savaşta da, barışta da belirleyici olan tanıklardır. Her savaş, kahramanların savaş suçlusu olduğu anlaşıldığında, tanıkların kötü tanıklıklarından dolayı utanç duyup, özür dileyerek affedilmeyi beklemeye başladıklarında biter.

 

Farkhunda’nın parçalanmış ve yakılmış bedenine sanılanın aksine tanıkların hepsi sırt çevirmedi. Mollanın iftirasına ve ona inanıp Farkhunda’ya şeytan, ölü bedenine ‘leş’ diyen kalabalığa inat, Afgan kadınları ölümü göze alarak “eksik tanıklık”ı reddettiler ve onun cenazesini omuzlarında taşıyarak, göstere göstere eksiksiz bir cenaze töreni düzenlediler. Tıpkı “Kimse yas tutmayacak” diyerek, yas tutanı ölümle cezalandıracağını buyuran Kral Kreon’dan korkmadan, ölümü göze alarak kardeşinin yasını tutan Antigone gibi! Farkhunda’nın babası da onların istedikleri gibi kızından utanmadı, onun yasını eksiksiz tuttu ve ailesinin soyadını Farkhunda olarak değiştirdi!

 

Bu cesur, doğru tanıklık karşısında dünya kamuoyu da Afgan yetkililerde bu vahşete sessiz kalamadı. Olaydan sonra Afgan İçişleri Bakanlığı yetkilileri, yaptıkları soruşturma sonucunda iddia edildiği gibi genç kadına yapılan “suçlamayı” destekleyecek hiçbir kanıt bulunmadığını ve Farkhunda’nın masum olduğunu açıklamışlardı. 26 kişi tutuklanırken 13 polis açığa alınmıştı. Farkhunda’yı linç eden sanıklardan dördü idam cezasına çarptırılırken, sekizi 16 yıl hapis cezasına mahkum edildi, 11 polis memuruna da birer yıl hapis cezası verilirken, 18 kişi de delil yerersizliğinden suçsuz bulundu.

 

Günter Grass’ın 2006 yılında yayınlanan anılarını içeren kitabında; “… Çünkü Hitler Gençliği’nin bir üyesi olarak aslında bir Genç Nazi’ydim. Sonuna kadar inançlıydım. Fanatik değildim, en ön safta yer almıyordum, ama gözümü refleksle bayrağa dikerek, ki o bayrağın bizim için ‘ölümden de öte’ olduğu söyleniyordu, neferlerin arasında yer aldım, uygun adım yürüdüm. Hiçbir kuşku inancımı sarsmadı, kışkırtıcı şeyler olması, örneğin propaganda için hazırlanmış broşürlerin gizlice elden ele dolaşması, beni aklayamaz. Göring’le ilgili fıkralar içimde kuşku uyandırmadı. Etrafımız düşmanlarla çevriliydi, anavatanı tehdit altında görüyordum… Hem o delikanlıyı hem de kendimi temize çıkartmak için, ‘Bizi kandırdılar!’ bile diyemem. Hayır biz kandırılmamıza izin verdik, ben kandırılmama izin verdim. … Sessizdim. Çünkü diğer birçoğu da sessizliğini koruyorlardı. Suçu topluluğun suçu gibi göstermek, oldukça iyi bir baştan çıkarma yöntemiydi. Ya da, birisi hakkında üçüncü şahsı kullanarak mecazen konuşmak: ‘O sessizdi, O sessizliği gördü, O susturdu, O susturuldu.’ ” diye yazarken Yahudilerin yaşadığı vahşet karşısındaki “eksik tanıklık”ından dolayı özür diliyordu bir anlamda.

Klişeler, aşınmış metaforlar, bayat kullanımlar, der Orwell, “dilin çürümesi”nin örnekleridir. Sonuçta zihin uyuşup pasifleşirken bir süpermarketteki fon müziği etkisi yaratan dil, bilincin üzerini kaplayıp onu basmakalıp düşünce ve duyguları, incelemeden, edilgin bir biçimde kabul etmeye ayartır. “Dili iyi kullanmayı bilmek ve dile ne zaman müdahale edileceğini bilmek, entelektüel eylemin iki temel özelliğidir… ….entelektüelin görevi krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acıları ile ilişkilendirmektir” (Said E 1995).

Tam tersine  ait olduğu/içinde yaşadığı  toplumu, katmerleşmiş klişelerle, çizdiği ahlâki ve siyasi çerçeveye hapsederek para, şöhret veya siyasi ve ideolojik amaçlar için istismar eden; amaçları ve düşünceleri uğruna şiddeti, savaşı, ırk ve sınıf ayırımını meşru ya da mazur gösteren; düşünceyi ve kendisi gibi düşünmeyenleri bölüp, ötekileştirip, ahlaki olarak değersizleştiren ve bu propagandalara inanan herkes şiddet eylemlerinden, savaşlardan birinci derecede sorumludurlar.

Önleyebileceği halde bir insanın ölmesine seyirci kalmak da cinayettir! Cinayet ise utanç vericidir ve bu utanç katillerden de uzun yaşar. Politik doğruculuk adına asker ölümlerine ağız dolusu baş sağlığı dileyemeyenler ya da Cizre’de insanlar öldürülürken oradaki halk için kaygılanmayan, oraya yürümeyen, yürümeyi aklından geçirmeyen herkes için; “içindeki kötü”yü tanımadığına, rahatına düşkün biri olduğuna, bildiğini bilmeyen biri olduğuna emin olabiliriz. Huzursuz olmayı göze alabilen biri barışabilir sadece!

Barış “İyi”deki kötü, “kötü”deki iyiyi görebilmektir ve huzursuz edicidir!

 

Bir insan nasıl “Nazi” olur diye hayret ediyorsanız, birileri öldürülürken arkasından o da orospuluk, ibnelik, kaçakçılık, anarşistlik, askerlik yapmasaydı diye iç geçirip sessiz kalmışsanız, bildiğinizi bilmiyorsunuz demektir!

İşte böyle, sessizce oluyor…

 

                                            *********************************

 

Kaynaklar:

1- Grass G (2008), Soğanı Soyarken, Turkuvaz Kitap.

2 – Kaptanoğlu C (2010), Akıl Defteri,  3. Sayı, “Ölümcül” kimlikler üzerine beş mektup.

3- Kaptanoğlu C (2011), Destekleyici Psikoterapi Eğitici Eğitimi, Ders Notları, Ankara.

4- Said E (1995), Entelektüel, Ayrıntı Yayınları.

5- Tura SM (2005) Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Kanat Kitap.

 

NOT: Bu yazı daha önce Mesele Dergisi’nin 106. sayısında (Ekim 2015) yayımlanmıştır.