SİDİKLİ RUHLAR NURLU BEDENLER
20800 Kere Okundu

 

agah aydın, psikiyatr

agah aydın

 

Zorda kalınca bedenine kulak ver! Dünyanın en ‘dürüst canlısı’ insan bedenidir! O, istemeden katlandığı ilişkileri kusar, yanlış insanlarla temasta kaşınır, sevmediği işlerde uyuklar!İnsanın gerçeği (özü) tıpkı aşıkken çıkmak için çırpınan duyguları gibi geldiğinde de unutulan, şaşırılan, utanılan yani söze düşmeyendir.

——————————————————————————————————————————————————————

Zalimler zülumkârı, cimriliği ve kabızlığı ile nam salmış Çini Bızdın İsrafil Efendi ile karısı Turnatel Hanım’ın gavurlara mahsus gizlerle bezeli güzeller güzeli tek kızları Naringül’den; Naringül’ün dik göğüslü, kalkık kıçlı komşusu Zilli Hayriye ile mercimeği fırına verdikten sonra kayıplara karışan kocası Bora’dan bahsetmeyeceğim. Bilinen şeyler bunlar ve pek çoğunuzun benzer bir geçmişi ya da başkalarında tanık olduğu hayat hikâyeleri vardır zaten. En azından Bora ile oynaş tuttuğu Zilli Hayriye arasında geçenler tereddüde mahal bırakmayacak denli açık! Benim kulağıma çalınan da odur ki Zilli Hayriye apartmandakilerin gözü önünde yüz bin cilve naz ile Borayı dairesine almıştı ve -bu işlerden anlayan mahallelinin tahminlerine göre de- o gece dil dile verip emiştiler, dudak dudağa öpüştüler… Sonrası utangaç olanlarınızın dahi bilemeyeceği şeyler değil! Çünkü sen, okurum, bir dergi aldığına ve kandırılmaktan korkmadan onu okuma cesareti gösterdiğine, kendine bu kadar güvendiğine göre belli ki zeki ve akıllısın. Sana şunu baştan söylemeliyim ki her tür bilgi önünde sonunda o bilgiyi veren kişinin iktidarına hizmet eder. Biliyorum indirgeyici ve dar kafalı olduğumu düşünüyorsun. Dışarıdan bakan biri için haklıymışsın gibi görünse de, ben ne yaptığımı biliyorum. Göreceksin ki bütün basitleştirmelerim ve yaftalamalarım her iktidar sahibi gibi benim de işime yarayacak ve bunu yaptıkça güçleneceğim senin üstünde! Elimde değil iğrenç buluyorum seni, kusurlarımı sende görmeye dayanamıyorum. Aynı kaderi paylaştığımızdan olacak -bir yandan da sana acıyorum!

Bugün psikiyatri bireyi, onun hayatını işlevsellik tasına koyup kaşıksız servis ediyor iktidar sahiplerine. Eti-budu koyduğu yüzdelik dilimlerin altına düşen “kemikli etten” çorba yapıp döküyor  tasa! Yani  ‘Modern Bilim’ basitleştiriyor, yaftalıyor, sınıflıyor vesselâm… Gözleri görmüyor küçüğü, eksiği, farklıyı, az olanı… Hani ‘biriciktik’ hepimiz! Oysa ‘çeşitliliği, farklılığı ve karmaşıklığı’ kavrıyor,  gören gözlerle bakıyor edebiyat. Biliyor bir’in biriciğin kıymetini. İşte bu yüzden edebiyatın dilini kullanarak sana yardım edeceğim. Çok da heveslenme, öykünün tamamını anlatmayacağım ama üzülme de, eksikleri benim yönlendirmelerimle tamamlatacağım sana, üstündeki gücümü sürdürebilmek için elbette! Hiç homurdanma boşuna, bu kadar kendini ele veren, iyi niyetli bir yazar da bulamazsın hani!

Naringül çocukken, anlaşılacağını düşünerek babasının gözlerinin içine bakar, onu nasıl da sevdiğini, sarılmak istediğini, elini eline alıp yürüyüp oynamasını, söylemeden söylediklerinin bilinmesini isterdi. Çini Bızdın İsrafil Efendi bunu, ‘Kız çocuğudur şımarmasın’ diye bile isteye görmezlikten gelir; görmez, anlamaz, kaşlarını çatar, işaret parmağını yukarı kaldırıp bir kılıç gibi sallar, bazan da koca koca ellerini, çalışmaktan küntleşmiş boğum boğum kas ve yağ sarmalına dönüşmüş parmaklarını bir balyoza döndürüp Naringül’ün suratına indirirdi. Bedeninin her yanına dağılan, cildini gevşetip ısıtan, yanaklarını pembeleştiren kan, acı ve ıstırap vererek son damlasına kadar geri çekilir; derisi sertleşip pütür pütür olur, dolaşımdaki kan suyunu tümden sidik torbasına bırakır, donunu ıslatan tuzlu su damla damla bacaklarından süzülür, diz bağları çözülen bedeninin dipsiz kuyulara düşüp kaybolacağı duygusuna kapılırdı. Tüm bunlar olurken Turnatel Hanım kızının kendisi gibi aklı başında bir hanımefendi olması için; içinden geleni bastırır, Çini Bızdın İsrafil Efendi’ye engel olmak bir yana kılını bile kıpırdatmaz, sessiz sessiz manzarayı seyrederdi.

Naringül ne zaman utansa, korksa, eleştirilse, engellense, karşısındaki kim olursa olsun derisi soluklaşıp pütürleşir, altına işeyecekmiş gibi hissederdi. Ne zaman yanlış yaptığını düşünse, düşündürtülse, aşağılansa,  bu kılıçların, balyozların dürtükleri, kesmesi, burması, sıkıştırması, ezmesi ile karşılaşır, hiçbir zaman al al narlanmış bu keskin metallerin çok önceden tanıdığı parmakların, nefretle yüklü tanıdık gözlerin bakışı olduğunu bilemezdi. Böyle zamanlarda hatırlayabildiği en uzak anısını kaybeder bir daha da hatırlamaz, hatırlayamazdı.

Yıllar geçmiş; ilk çocukluk anıları tek tek yok olup gitmişti ve upuzun karanlık bir mağaradan geçip bu yaşına gelmiş de, geride hatırlamaya değer bir şey kalmamıştı sanki! Naringül’ün unutmak istemediği, en azından olsaydı unutmayacağı, varmışçasına, olmuşçasına hatırladığı şeyler de vardı. Birlikte oyun oynadıkları, konuştukları yine de hiç arkadaşı olarak düşünmediği Nurhayat’ın, babası Munis Bey’in dizinde oturuşunu, birbirlerinin gözlerine bakıp tebessüm edişlerini, oynaşmalarını, birlikte oynadıkları oyunları; -en altta parmaklarını armut şeklinde birleştiren Munis amcanın eli, onun üstünde Nurhayat’ın aynı şekli almış eli, onun üstünde Munis amcanın diğer eli, en üstte Nurhayat’ın diğer eli. Dört el aşağı-yukarı sallandıktan sonra “cim cim cimcim cim pııııııır” diye bağırılıp ellerin havaya kaldırıldığı “cim cim pır” oyununu oynadıklarını hatırlar ve bu oyunu kendi babasıyla oynadığını hayal ederdi. Naringül, yatılı okula gitmek için evden ilk ve son kez ayrıldığında, bütün ömrü boyunca sesiz sedasız, çaresizlik ve korku içinde Çini Bızdın İsrafil’e boyun eğen “Bizi unutma, mektubunu eksik etme” diyen annesi Turnatel Hanımla vedalaştığı sırada ‘Babamla bu oyunu bir kez bile oynamış olsaydım hiç unutmazdım’ demişti.

Mesleği köy bekçiliği olan Çini Bızdın İsrafil Efendi mengenesi, kerpeteni, saldırması, toplu tabancasıyla zalimler zülumkârı, cimriliği ve kabızlığı ile nam salmış bir baldırı çıplak kabadayıydı. Gerçi, kabadayılığı on yılda bir ortaya çıkar; öldürür, kandırır, saldırır, para saçar, paraya para demez sabahlara kadar kumar oynar, ölüyü diriyi dik oturtup hesap sorar, parasını peşin peşin ödediği üniversiteli Rus kızları ile meşk eder, bu da topu topu bir yıl sürerdi. Ardı sıra gelen dokuz yılda da bu dönemde işlediği günahların, söndürdüğü ocakların, saçtığı paraların ıstırabından, kim bilir belki de aldığı ahların, bedduaların Allah katında gördüğü kabulden; kabızlık, cimrilik, titizlik  müptelası olur, affedilmek için alnı secdeden kalkmazdı. Çini Bızdın İsrafil Efendi’nin bu halleri on yılda bir ülke yönetimine el koyup bir yılda ülke ekonomisini alt üst eden askeri hükümetlere benzese de, bu durumun yalnızca rastlantısal bir benzerlik olabileceğini söylemekle yetinip çaylarımızdan birer yudum alarak hikayemize dönelim.

Bir kanun adamında bulunması gereken her bir haslete sahip bu muhteremin, nevi şahsına münhasır çeşitli meziyetlerinden ötürü belki yüz bin lakabı vardı. Onların birkaçı şöyleydi; yumurtanın kabuğundaki tüyleri kırkıp yumurta tüyü yastık yaptığı için Yumurta Kırkan İsrafil; açlığını gidermek için kendi bitini yediği için Bitli İsrafil; kolluk kuvvetlerinin  köydeki tek mensubu olmasından ve kovboy filmlerini sevmesinden  mütevellit Şerif Taytıs, kısaca Tıs diyenler vardı. Bunların hiçbiri köylünün nazarında uzun soluklu kabul görmezken, köy ihtiyar heyeti toplanıp bu karışıklığa köklü bir çözüm getirdi. Öncelikle acı ve ıstırap içinde geçen dokuz yıllık dönemlerin dikkate alınmasını karara bağladılar. Bu dönemde en çok yaptığı şey kıçını yıkamak olduğu için göt deliği manasında “Bızdın” denmesi, sık ve uzun yıkamaya bağlı olarak çini gibi parlak olması nedeniyle  “Çini” ve devlet memuru olması hasebiyle “Efendi” sanının ismine eklenmesini karara bağlamış, bu keşmekeşten ahaliyi kurtarmış ancak on yılda bir gelen ve bir yıl süren, olağanüstü hallerine anlam veremeyip isimlendirememişlerdi.

***

Köylüler kendi aralarında Çini Bızdın İsrafil Efendi’nin gücü, varı devleti hakkında konuşa dursun biz lafı uzatıp canlarınızı sıkmadan hikayemizin en can alıcı kısmına atlayıp sözümüze oradan devam edelim.

Hakim, Bora’nın yerine kendini suçlamaktan yorulan Naringül’ün başvurusunu yerinde bulmuş, genç çifti tek celsede boşamıştı. Bora, nafaka talebinde bulunmaması için sahip oldukları apartman dairesini Naringül’e bırakmış, otomobili kendisi almıştı. Duruşmadan onüç gün sonra Kocaeli depremi olmuş, yer-gök birbirine karışmış, İstanbul şöyle bir sarsılmış, Avcılar’da birkaç işçi sitesi yıkılmıştı. Tahmin edebileceğiniz gibi radyan temel üzerine kurulu Gülistan Sitesi, bebek beşiği gibi sallanmış ama bir tek duvar bile çatlamamıştı. Depremi atlatmanın ferahlığı, iki ay daha sürecek artçı şokların tedirginliği devam ederken bin dört yüz kilometre uzaklıkta oturan annesi Turnatel Hanım’ın açtığı telefonla, babasının, artçı sarsıntıların memleketin her yerine yayılabileceğini söyleyen bir deprem uzmanın teferruatlı açıklamalarından evhamlanıp, ‘korkudan  ödünün bokuna karıştığını, öd sıvısını kana karışmadan atabilmek için durmadan lavman yaptığını, son olarak da bulaşık teliyle kıçını yıkamaya kalkınca kan kaybından öldüğünü’ öğrenmişti.

Naringül, insan görünümlü bir melek olduğunu gözinen görmeyip dilinen duyduğum, hakkında başkada bir şey bilmediğim, başına gelenlere sessiz sedasız yoldaşlık eden, içinde kopan fırtınalara aldırmayıp dışarıdan gelene şartsız boyun eğen, tevekkül sahibi Turnatel Hanımı üç beş parça pılı pıtısıyla İstanbul’a getirip Gülistan Sitesin’nin onyedi numaralı dairesindeki çocuk odasına yerleştirdi.

Turnatel Hanım sabahları kahvaltı hazırlarken kızı, gözlerinin çapağını temizlemeye banyoya girer, giydiği elbiseye uygun tonlarda uzun uzun makyaj yapar, sonrada işe yetişmek için kahvaltı etmezdi. Alelacele evden çıkarken günaydın demeyi bile unuturdu.  Naringül akşam yemeğini hazırlarken, o, oturma odasına geçip televizyon seyreder; yemeğini yemek için mutfağa geçtiğinde, Naringül ya yarına hazırlık yapmak için çalışma odasına geçmiş ya da arkadaşlarıyla buluşmak için Taksim gecelerine akmış olurdu. Turnatel Hanım televizyon seyretmeyi severdi. En çokta televizyon dizilerini beğenir, ilk bölümlerini kaçırdığı için -Çini Bızdın İsrafil Efendi düşük ahlaklı insanların yanlış düşünceleri yaygınlaşmasın diye televizyon seyredilmesini yasaklamıştı- üzülürdü. Pazar günleri birlikte kahvaltı ederler, Naringül önceden seyretmiş olduğu dizileri annesine anlatır, seyredilmemiş bölümler hakkında ipuçları verir, tatlı tatlı sohbet eder, eski günleri anarlardı. Gerçi babasının kendisine karşı bir gruplaşma olur düşüncesiyle evde bir kişiden fazla insanın kendi aralarında konuşmasını hoş karşılamamasından mütevellit annesiyle aralarında geçen sessizlik anlarından geriye, konuşacak, konuştukça hatırlanacak bir şey kalmamış olsa da kısa kısa, bölük pörçük bir iki laf ederlerdi.

Naringül, dün gece eve geç gelmiş, iyi geceler dileğine cevap alamamıştı. Bu küskünlüğü bitirmek için Pazar günü erken kalkıp her zamankinden de büyük ve zengin bir kahvaltı hazırlamaya koyulmuştu.  Turnatel Hanım hep yaptığı gibi sabah namazını kıldıktan sonra kendine  bir  bardak şerbet yapıp    –ısıtıcının fişini çekmeyi unutmuş- odasına çekilmişti. Biraz da onun için bir şeyler yaptığını göstermek ve ilk adımı atmak için çocuk odasının kapısını araladı. Turnatel Hanım televizyonu açmış, her zaman ki gibi hem televizyonu hem de rahatça dışarıyı seyredebilmek için pencereye doğru döndürülmüş koltuğuna kurulup oturmuş, temiz hava alabilmek için pencere kanatlarından birini açık bırakmıştı. Naringül neşeli bir sesle “Günaydın anne, ben, ekmek ve gazete almaya gidiyorum…sen bir şey ister misin?” dedi, cevap gelmeyince kapıyı sonuna kadar açıp içeriye doğru bir adım attı, Turnatel Hanım kılını bile kıpırdatmadı.

Naringül ekmek ve gazete alıp dönmüştü, mutfağa geçti, iki bardak çay koyup “Anne gel artık, çayın soğuyacak” dedi, cevap gelmedi. Çocuk odasına doğru gidip kapıda durdu, sinirlenmişti ama alttan almaya devam etti “Buna gerek yok…tamam bir daha geç kalmayacağım. Hadi! Lütfen!” Turnatel Hanım susmaya devam etti, televizyonda “Beraber ve Solo Şarkılar” programı başlamıştı. Naringül çayını alıp balkona çıktı. Sigarasını yakıp hızlı hızlı bir iki nefes çekti, sıkıntılıydı, onu köye geri göndermesi gerektiğini düşünüyor, bunu ona nasıl söyleyeceğini kuruyordu. Öte yandan kendisini öyle suçlu hissediyordu ki ölüm bile kurtuluş olamazdı onun için. Yok yok neye malolursa olsun gönderecekti onu! Artık yalnız yaşamak, eğlenmek, mutlu olmak istiyordu.

Televizyonda geçkin bir kadın şarkı söylerken, dışarıda yağmur çiselemeye başlamıştı. Oda ıslanıyor, Turnatel Hanım pencereyi kapatmak için hiçbir hareket yapmıyordu. Beş saat önce ölmüştü.

Naringül, ölürken gözleri açık giden annesinin nefret dolu ölü gözleriyle göz göze geldiğinde bedeninin her yanına dağılan, cildini gevşetip ısıtan, yanaklarını pembeleştiren kanı, acı ve ıstırap vererek son damlasına kadar geri çekildi; derisi sertleşip pütür pütür oldu, dolaşımdaki kan suyunu tümden sidik torbasına bıraktı, donunu ıslatan tuzlu su damla damla bacaklarından süzüldü, diz bağları çözülen bedeninin dipsiz kuyulara düşüp kaybolacağı duygusuna kapıldı ve olduğu yere bir külçe gibi yığıldı. Düşerken kafasını kapının pervazına çarptı. O günden sonra bir daha hiç yürüyemedi, konuşamadı, hiçbir anısını hatırlayamadı.

***

 

İktidar dürüstlük dışında her şeye sahiptir; zekâ,  kurnazlık,  para ve hatta bir miktar da bilgelik! Bu nahoş isimli karakterin böyle aldatıcı olduğunun en son kanıtı da  bir yağmurla felç olan İstanbul trafiği gibi az evvel hikâyesini okuduğun kötürüm Naringül’dür!

Daha doğduğumuz gün kaybettiklerimiz için, yani eksikliğimizi tamalamak için, hem de neyimizin eksik olduğunu bilmeden ötekine sokulduk. Ötekinin sesinde, teninde, memesinde aradık eksiğimizi… Arzusunda görmek ve tanımak için eksiğimizi, arzusunu arzuladık onun. Onun arzusu bizi biçimlendirdi ama hiç tamamlanmadık, tamamlanamadık. O, bedenimize hükmedebilmek, bedenimizin ürettiklerine sahip olabilmek için korkularımızı yenmek ve eksikliğimizi gidermek arzusuyla kıvranan ruhumuza seslendi. Bizi ikiye böldü beden ve ruh diye…  Onun arzusunu arzulayan ruhumuzu yüceltti, kutsal, nurlu saydı; bedenimizi aşağıladı, tehdit etti, sidikli bildi, bildirdi! Ve ruhumuz bi’at etti otoriteye, içinde yaşadığı bedene ihanet etme pahasına! Otoriteyi görünce altına kaçıran sidikli bir ruhla, her ikisine de asla boyun eğmeyecek olan nurlu bir beden asla uzlaşmamak üzere sonsuza kadar bölünmüş oldular böylece!

Bedenin tüm arzularına yasak koyan, çıkartılarına pis diyen ve onun tüm yalvarmalarına kulak tıkayan bir akıl başka bir akla esir düşmüş demektir. Bu esaretten kurtulmaksa imkânsızdır; hep vicdanınla bedenin arasında kalacaksın, tam da sidikli Naringül’ün toprağa karışmadan dinmeyecek ıstırabı, hiç tamamlanamayacak olan eksiği gibi!

Zorda kalınca bedenine kulak ver! Dünyanın en ‘dürüst canlısı’ insan bedenidir! O, istemeden katlandığı ilişkileri kusar, yanlış insanlarla temasta kaşınır, sevmediği işlerde uyuklar!

İnsanın gerçeği (özü) tıpkı aşıkken çıkmak için çırpınan duyguları gibi geldiğinde de unutulan, şaşırılan, utanılan yani söze düşmeyendir.

***

 

Agâh Aydın

 

Not : Bu yazı daha önce Psikeart  Dergisi’nin – Uzlaşma temalı- 29. Sayısında (Eylül-Ekim 2013) yayınlanmıştır.